05 Temmuz 2006

Çikolata kaplı çilekli dondurma

Az önce elektrik kesintisiyle uçan uzzuuuuun yazının anısına bir dakikalık saygı duruşu rica ediyorum.

Evet ne diyorduk.. 1 haftadır yazı yazmıyormuşum zannedersem. Bu süre içinde zihinsel ve fiziksel olarak epey meşguldüm o yüzden oturup uzun uzun yazamadım. Bu pazartesi Hollandaya vize başvurusu yaptık Sayon'la. Onun sonucuna göre bu yazın akışı değişecek o nedenle çok da blog havamda değildim yani. Aslında olaya olumlu bakıyorum, elimizde patlayacağını sanmam yani (Kocaman bi "Mission Failed" yazısı çıkarsa gülerdim ama..)

Nelerden bahsedeyim diye düşünüyodum bu aralıkta.. Ya Lost hakkında yazıcaktım ya da yine kişisel konular bulup can sıkacaktım ki can sıkmayı tercih ettim. Tabi bunda Lost hakkında yazmaya başlarsam 10 gün sonra anca bitirecek olmam da büyük bir etken.

Neyse konumuza girelim. Vurdumduymazlık yada umursamazlık gibisinden bir konu hakkında yazabilirim örneğin. Hayır tahmin ettiğiniz gibi işin dünya çapında değil daha kişisel bazda olanından bahsediyorum. Tabi siz kişisel olarak da tahmin etmiş olabilirsiniz o ayrı..

Önce kendi durumumdan bahsedeyim.. Normalde bir insan bir işle uğraşırken bir yandan tamamen alakasız şeyleri düşünebilir değil mi? Hah işte bu olay bende 7/24 etkili. Aktif olarak düşünmeyi gerektirmeyen herhangi bir şey yaparken, örneğin gazete okur yada yolda yürürken kafam apayrı yerlerde oluyor çoğunlukla. İşin kötüsü bu durumdayken kafamın başka yerde olduğunun farkında olmam ve önümdeki konuya dönememem rezilliğin boyutunu arttırıyor.

Kendinizi benim yerime koyun ve bir diyalog içinde olduğunuzu hayal edin. Kafanız başka yerdeyken konuşmaya çalışmak ne kadar zor düşünün. Dikkatiniz hep başka yerlere kayarken bir konuya yoğunlaşmak kadar zor iş yok gerçekten.

Bu dediklerim biraz genel oldu ama daha pratik bir örnek vereyim. TV'de reklamları izlerken şu güne kadar hiç bir zaman üzerime alınmamışımdır örneğin. Yada bir duyuru yapılıyordur herkese yönelik ancak ben sanki orada değilmişim gibi hareket etmeye devam ederim. Bunu sadece kendimde değil pek çok kişide gördüm aslında. Yukarıda dediğim vurdumduymazlık bunu kapsıyor işte.

Kendi gözlem çevremle sınırlı olduğunda sanmıyorum, yanında adam öldürülse dönüp bakmayacak insanlarla doldu her yer. Nereden çıktığıyla ilgili sayfalarca yazı yazılır, televizyon suçlanır, bilgisayar suçlanır, ne bileyim suçlu aradıktan sonra bulması kolay nasılsa.. Benim takıldığım nokta insanlar bu hale geldiklerinin farkında mı acaba. Eğer farkındalarsa nasıl bu duruma devam ediyorlar. Hadi ben zihinsel özürlüyüm diyelim, 3,5 milyar insan yanılıyor olamaz (%50 diye bir sallama yaptım ama.. neyse).

İnsanlığın düşünce kapsamı iyice kalıplaşmaya başladı. Belli insanların belli şekilde düşünmesine kaçınılmaz olarak bakılıyor. Öyle ki farklı olmak bile artık farklılık değil. Bunları söylememin sebebi yukarıda dediğim umursamazlıkla bağıntılı. Herkes o kadar kendisine biçilmiş kalıba oturmuş ki kimse gidipte diğer olasılıkları incelemeye yada başkalarını anlamaya çalışmıyor. En açık görüşlü olduğunu iddia eden insanlarda bile buna rastlanabilir, önemli olan diğerlerini anladığını iddia etmekten öte diğerleri gibi de düşünebilmektir, hissedebilmektir. Sanırım ben de bunu yapmaya çalışırken odağımı kaybettim. Yada bilgisayar başında günlerce oturup basitçe tek noktaya odaklanmaya alıştığım içinde olabilir bu.

Aslında açık konuşmak gerekirse diğer insanlara kendimi açıklamaya çalışmaktan yoruldum. Çabalamıyorum bile artık. Yukarıda yazdıklarıma bakmayın, diğer insanların ne düşündüğü o kadar da derdim değil, ben kendime bakarım bu konuda. Herkes kendi kapısının önünü süpürse dünya daha temiz olurdu diye bir mantık vardır ya, onun peşinden gidiyorum şu anda.

Kendi zihinsel aktivitelerim de biraz acayip işlemeye başladı dediğim gibi. Kafamın içi dual core cpu gibi işliyor resmen ama tamamen dengesiz çalışıyor. Yada corelardan birisi tıkanmış diyebiliriz. İçine toz kaçmış yada.. Beynimin bir kısmı uykudan tam uyanamamış gibi sanki. Sürekli başka şeylere kayan ve adam gibi yoğunlaşmamı engelleyen kısım da yine aynı yer. Fan yetersizliğinden bozdum sanırım cpuyu. Nezle olmak gibi yada ne bileyim çok sıcak bir şey içip dilini yakmak gibi.

Zamanla geçer diyordum ama daha da beter hale geldi. Bu yüzden mekan değişikliği gerçekten iyi gelecek bana (tabi en baştan belirttiğim gibi vizeler elde patlamazsa). Eskiden ilgilendiğim şeylerden de kopmaya başladım bu durum yüzünden. Bu yazıyı yazarken bile kaç tane şey yüzünden ara verdim anlatamam.

Neyse bu sefer fazla uzatmadan bitireyim.. Bir daha ki yazı için bu kadar ara vermeme gerek kalmaz umarım.

Not: www.vladstudio.com adresini keşfettim geçen. Gerçekten muhteşem çizimler var. Wallpaper işinde devrim yaratmış adamlar (çok abarttım evet). Arada sırada gelip de "Silva bana wallpaper bul!" diye yalanan arkadaşlar var, özellikle onlara tavsiyemdir.

19 yorum:

Sayonisist dedi ki...

Dikkat eksikliği bende de var. Bunun ortaya çıktığı zamanlar ise çoğunlukla sevmediğim bir şeyi yaparken oluyor. Bu yüzdendir ki ÖSS'ye sürekli olarak bir saat olsun çalışmamışımdır(abartmıyorum), bu yüzdendir ki şimdi Maliye, İktisat gibi derslere çalışamıyorum. Siyaset, Sosyoloji gibi sevdiğim derslere çalışırken ise ders çalışıyormuşum hissi olmuyor zaten, kafa verebiliyorum. Ama genelde ben de sakız çiğnerken merdiven çıkamayanlardanım.

"İnsanlığın düşünce kapsamı iyice kalıplaşmaya başladı. Belli insanların belli şekilde düşünmesine kaçınılmaz olarak bakılıyor." Bu cümleye dikkat çekiyorum, bunu sana MSN'de soralı kaç saat oldu hatırlamıyorum ama ilgili tartışmalar hala sürüyor.

yoruldum yahu. Buraya yazacaktım esasen bir şeyler de. Hepsini tartıştık zaten. Of.

Vampir dedi ki...

İnsanlığın düşünce kapsamının kalıplaşıyor olması bu çağ açısından bakarsak yine kapitalist bir mekanizmanın ürünü olarak görülebilir. Hem şekil hem düşünce anlamında bir kalıplaşma mevcut. Bankacılar biribirlerine benziyor, avukatlar biribirlerine vs.

Başka bir açıdan herkes aynı eğitim mekanizmalarından geçiyor ve bu yapılar sabun kalıbı insanlar üretmek üzerine kurulu. Çünkü onları kontrol etmek ve yönetmek çok çok kolay oluyor. Hatta diyebiliriz ki sistem kendine muhalif kalıplar bile üretiyor. Bu aslında bayağı uzun bir mesele dönüşebilir ama gidip Lost seyretmem lazım.

Silvalinionisis dedi ki...

Vampir işte bende dedim ki dün o msn'deki tartışmada, ailenin ve geleneklerin etkisi devletin direkt etkisinden daha önemli. Bu bahsettiğim sınıflandırmayı sadece mesleki olarak alma. Belli müzik tarzlarını dinleyenlerden belli düşünce yapıları beklenir değil mi? yada belli şekilde giyinenlerden..

Lost izlemen lazımsa izinlisin. Her şeyden önce Lost gelir. Ayrıca Lost hakkında yazı yazdığımda spoiler olmaz izlemiş olursan.

Vampir dedi ki...

Çok doğru, sadece mesleki bir şeyden bahsetmiyordum ben de. Ama bu yine herkesin içinden geçtiği sistemin bir sonucu bana kalırsa. Bunda ailenin, geleneklerin etkisi vs. yoktur demiyorum ama sonuçta onlar bile sistemden bağımsız değillerdir. Dün benzer geleneklerle böylesi kalıpçı değildiysek ve bugün böyleysek bunun daha farklı katalizörleri olmalı.

Örneğin siyasetimiz insanları belli siyasal kalıplara sokmak, öylece ayırmak ve onların birey olarak farklılıklarını unutmak ve unutturmak üzerine kurulu. Hatta adamın bıyığı ya da sakalına göre bir siyasal kalıba sokarsınız onu. Bunun kötü tarafı pek çok zaman işe yarıyor olmasıdır. Çünkü karşınızdaki adam da biçim olarak o kalıba uymaya çalışıyordur. Ya da metal müzik dinleyen insanlar, metalci diye çok daha genel biçimde kalıplaştırılır diğerleri tarafından, ama sorun sadece diğerlerinin düşüncesinde değildir, bu hal yayılmış bir dayatmadır ve metalcilerde hem biçim hem düşünce anlamında bir kalıp insan haline gelmeye meylederler. Asıl mesele buna karşı koymanın zorluğundadır.

"Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı, artık hiç bitmez" demiş Cummings.

Lost bağımlılık yapıcı şeyler arasında sayılmalı. İki şer bölüm iki şer bölüm gitmeye çalışıyorum şimdilik, bu yüzden başka bir şeyler indirmeye zaman kalmıyor e-mule'den.

Sayonisist dedi ki...

Benim silva ile çatıştığım nokta şu. Silva aile, toplum kavramlarını sistemin dışında ele alırken ben; aileyi ve toplumu yaratanın da bizzat devlet olduğunu savunuyorum.

Devlet seni alır, senden en iyi nasıl faydalanabiliyorsa seni ona göre örgütler. Ondan sonra bu örgütleri içselleştirmeni, daha sonra da kutsallaştırmanı sağlar. Aile toplumun temel çekirdeğidir der. Hayır, aile devletin temel çekirdeğidir asıl. Aileyi yok edin, devleti de yok edersiniz.

Vampir dedi ki...

Bence bu çok iddialı bir fikir. Sistem aile yapısını değiştirmeye çalışabilir kendine göre ama aileyi yok etmek devleti yok etmektir demek pek doğru bir şey gibi gözükmüyor. Şöyle demek çok daha doğru olur: aile içindeki ilişkilerin baskıcı, otoriter ve negatif yönlendirmeye açık yapısını değiştirmeliyiz.

Sayonisist dedi ki...

Doğa durumunda ailenin olmamasından yola çıkarak, ailenin toplum sözleşmesinin çarpıtılmış hali olan devlet örgütlenmesinin bir alt kolu olduğunu söylüyorum ben aslında.

Eko anarşistler gibi; aileyi yıkalım demiyorum da esasen. Aile kavramını, insanların beraber yaşamasını sağlamlaştıran bir etmen olarak kabul etmekle birlikte; çok tehlikeli yönlere çekilebileceğini de söylüyorum. Kan bağı tehlikeli bir şey. Kan bağı ile birbirine bağlı olan toplulukları küçük ırklar gibi ele alırsak, ailelerin arasındaki çatışmaların; ırksal çatışmalardan bu anlamda farkı yok. Sadece kan bağıyla bağlı olduğun için bir insanın yanında durmak zorunda olmak, başka bir şeyle açıklanamaz.

Aile dediğimiz olgunun devlet tarafından yaratılması aslında, insanların birbirlerini devlet adına kontrol etmesi amacını güder. Ve bunun için en doğal ilişkiyi, yani kanı kullanır.

İlkel insanın bir arada yaşama nedeni temel yaşamsal ihtiyaçlar iken, yazılı ve sözlü iletişimin gelişmesi ile insanlar "iletişim"i de bir ihtiyaç olarak kabul etmeye başladılar. İnsanlar böylece sosyal varlıklar haline geldiler, falan filan bilinen hikaye bu zaten.

İktidar, yönetim ve nihayet devlet kavramlarının gelişimi ile iletişim kavramının gelişmesi arasında uzun bir tarihsel süreç yoktur takdir edersiniz ki. İnsanlar topluluklar halinde yaşamaya başladıktan sonra (ilkel komünal toplumlar değil, geniş toplumlardan söz ediyorum) Yaşam alanı için mücadele başladı. Yaşam alanı üzerindeki mülkiyet mücadelesinin temelinde de diğer insanlar üzerindeki iktidar arzusu yatıyordu. İşte bu yüzden insanların yeni bir ihtiyacı doğdu: Fiziksel üstünlük. O dönemde daha fazla fiziksel güç demek, daha fazla insan demekti. Ve "aile" böyle doğdu. İnsanlar, "kendilerinden çıkanlar"ı yanlarında tutmaya başladılar ve örgütlendiler.

Kısacası aile, fiziksel güç; yani iktidar amaçlı bir örgütlenme olarak ortaya çıktı. İnsanın insan üzerindeki iktidarı için savaştığı bir dönem başlarken, sistem kendi "savaş aletleri"ni de yaratıyordu.

Vampir dedi ki...

Doğa durumunda ailenin olmaması nerden çıktı bir kere?

Aileyi salt iktidar ilişkilerine indirgemeyi doğru bir tahlil olarak görmüyorum. Sanıyorum burada yine teoriler süreci doğru göremiyor. İlişkileri doğru kavrayamıyor. Ailenin iktidar amaçlı yapılanması ile aile denilen şeyin temel varlık nedeni arasında bariz bir fark var. Öncelikle ailenin varlık nedeni bir takım teorilerin kavrayışının ötesinde son derece karmaşık insanî hislerdir, güdülerdir. İktidar amaçlı yapılanması ve genişlemesi ise toplumsal koşulların bir getirisidir.

Şunu da söylemenin artık mümkün olduğunu düşünmüyorum: Modern devletlerin aileye ihtiyacı var. Bunu demek o kadar kolay değil artık. Tersine belki de amaçlanan bu yapıyı yıpratmaktır. Kollektif yaşam iyi örülmüşse kendi içinde bir yaşama etiği oluşturur ve diyebiliriz ki bugün sistemin düşmanlarından biri de bu etiktir. Bugün modern batı toplumlarında aile bağları günden güne zayıflıyor ya da kopuyor. Sonucun iyi olduğunu kim iddia edebilir? İnsanların kollektif sorumlulukları ciddiye alan ya da bilen insanlar olması o kadar arzu edilmiyor artık. Herkes başkalarını düşünmeden kendi atını oynatsın isteniyor. Asıl mesele de yine söylüyorum buradadır. Toplumsal yapılanmalar bireysel inisiyatifi şiddetle ezebilirler, ama kollektif sorumluluk taşımayan bireylerde bambaşka bir problemdir. Asıl büyük uğraş bu ikisi arasında doğru bir denge kurmakta. Bu denge adına ailenin varlığını değil, niteliğinin nasıl olmasını gerektiği düşünmeliyiz bence. Çünkü bence varlığının gereksizliği üzerine düşünmek için elimizde çok kısır teorilerden başka bir şey yok.

Sayonisist dedi ki...

Bugün bizim bildiğimiz anlamıyla aile, doğa durumunda mevcut değil. Doğa durumunda insanlar temel ihtiyaçlarını karşılamak üzere komünler şeklinde örgütlüler, bu komünler genelde 4-5 aileden oluşuyor ve komün içinde kimin hangi aileden geldiğinin bir önemi yok. Dolayısıyla bugünkü anlamıyla aile kavramını yaşamıyor insanlar.

Daha önce söylediğimi açmam gerekecek, tam olarak kendimi ifade edemedim çünkü. Hayır, tabii ki aileyi oluşturan temel etmen kan bağı ve bundan kaynaklı güdülerdir, ona lafım yok. Bizim modern dünyada "aile" olarak yaşadığımız kavramın örgütleyici ve koruyucusu devlettir diyorum sadece.

Bugün "aile" dediğimiz şey, kan bağıyla bir araya gelmiş insanların bir arada durmasından ibaret değil. Kendi statükosu, yasaları var. Ve artık aile bir araç olmuştur, bir güç olmuştur devletin elinde. Aile devlet için bir şirket olabilir, bir askeri birim olabilir, bir siyasi erk olabilir. Devletin aileyi getirdiği konum, tek iradeli bir topluluktur. Böylece şunu sağlarsın. Ailenin içinde yarattığın ufak iktidarcıklar sayesinde aile bireylerini kontrol edersin. Böylece bir insan topluluğunu tek insanmış gibi elinde tutarsın. Aileyi kutsamayı da unutmazsın ki yaptığın meşru olsun.

Yine başta belirttiğim gibi benim eleştirim temel içgüdülerle var olan aile kavramının değil, devletin var ettiği aile kavramının yıkılmasıdır. Kan bağının hala tehlikeli bir şey olduğunu düşünüyorum gerçi, insanlar bir arada yaşamak için daha iyi sebepler bulabilmeliler.

Vampir dedi ki...

Geçmişten bugüne otoritenin çerçevesini ördüğü, yönlendirdiği aile yapısı tabii ki başlangıçta olmayacak. Bu mümkün mü? Ama biliyoruz kan bağından örülmüş birlikte yaşama güdüsü başlangıçta da mevcuttur. Komünler içinde bile ailenin varlığı hâlâ mevcuttur, ilişkiler farklı olabilir. Ayrıca ailenin güç alanı haline gelmesi ile komünün güç alanı haline gelmesi arasında hiçbir fark yok. İnsanların bir arada yaşadıkları herhangi bir topluluk bu tehlikeden azat edilmiş değildir.

Bunun dışında sistemin aile denilen yapıyı belli bir şekle sokmaya çalıştığı ve bunun sorunlu bir hal olduğunda anlaşıyoruz. Bizim asıl düşünmemiz gereken aile içindeki ilişkilerin niteliğinin nasıl olacağıdır derken tam olarak buna işaret ediyorum zaten. Burada doğru kelime yıkım değil değişim olmalı. İnsanların sadece aile içinde değil, genelde birbirleriyle olan ilişkileri değişmelidir.

Sayonisist dedi ki...

O zaman görüyorum ki bu konudaki anlaşmazlığımız, literatür farkından kaynaklanıyor. Birimiz "değiştirmek" diyoruz, birimiz "yıkmak".

Bir önceki konuya döneyim. Ailenin mevcut sistem içinde güç odağı haline gelmesi ile, doğa durumunda komünlerin güç odağı haline gelmesi arasında fark var. Komünlerin örgütlenmesinin temelinde, insanın doğa ile olan mücadelesi yatmakta. Ama daha sonraki fiziksel üstünlüğe dayalı örgütlenme tipine baktığımızda, amaca yönelik olarak tek bir şeyden bahsedebiliriz, iktidar. Yani insanın diğer insanlarla olan mücadelesi. Zaten sorunun başladığı nokta da bu.

Öbür tarafta ise bir insan topluluğunun kendi iradesinden bağımsız olarak devlet tarafından bir tür "koruyucu güç" haline getirilmesi var. Yani demek istediğini doğru anladıysam eğer, böyle bir sonuca varıyorum.

Vampir dedi ki...

Komünler içindeki ailelerin iktidar savaşı gütmediği, böyle bir ortamın oluşmasının mümkün olmadığı söylenebilir mi? İnsan doğayla mücadele ederken zaten kendisi ile mücadele eder hale gelir. Yani bir üstünlük elde etme meselesi bu mücadelenin ta en başında mevcuttu. Başka türlü de buraya varamazdık.

Sayonisist dedi ki...

Evet haklısın. Ama bu her zaman her koşulda böyle olacak demek değildir bu. Bu yüzden de bu konu üzerinde konuşurken geniş zaman kipini kullanmamak lazım diye düşünüyorum. İnsan sürekli iktidar için mücadele eder dememeliyiz bence, insan iktidar için mücadele etmiştir ve etmektedir demeliyiz.

Rousseau'ya danışmakta fayda var bu konuda. Rousseau, öncüllerinin(Özellikle Hobbes ve Locke) aksine; doğa durumundan toplum sözleşmesine geçişten önceki savaş ortamının oluşmasını tamamen iktidara bağlar. Locke, iktidar mücadelesinin temelinde mülkiyetin yattığını söylerken, Rousseau bunun tam tersini iddia ederek; mülkiyet dahil her türlü mücadelenin iktidar amacıyla yapıldığını vurgulamıştır.

Buraya kadar senin görüşlerini doğrular bir noktada seyrediyor Rousseau. Fakat bunun dışında, öncüllerinin Katolik inançtan beslenen "insan doğası gereği kötüdür" anlayışına toptan karşı çıkarak, insanı kötü yapanın toplum ve sistem olduğunu vurgular. Bütün yapıların yıkılmasını, insanların tamamen eşit bir toplum sözleşmesi yapmasını savunur.

Şimdi bunları neden söyledim? Çünkü Rousseau insanlara inanıyordu, ben de inanıyorum. İnsanlar değişebilir. Hatalarından ders alabilir. İnsanlar değişiyorsa toplumlar da değişebilir. İktidarın ve gücün aslında hiçbir şey olmadığının farkına varabilirler. Ne iktidar daimdir, ne de iktidar mücadelesi. Daim olan mücadele etmektir; kendiyle, doğayla, bugün bilmediğimiz başka şeylerle. İlerleme bunu gerektirir. Ama iktidar, sanmıyorum ki 20 bin yıl sonra insanlar iktidar olgusundan bahseder olsun.

Kısacası, komünlerdeki ailelerin iktidar mücadelelerinin olmadığı bir ortamın oluşmasının mümkün olmayacağı bir zaman gelecektir diyorum ben.

Vampir dedi ki...

Rousseau'nun aydınlamanın temel fikirlerinden biri olan insana dair bakışının bariz bir problem olduğunu ve bu çeşit hümanist bir anlayışla bir yere varılamayacağını düşündüğümü başka bir yazı altında ifade etmiştim zaten. Rousseau aslında insana inanmıyor ya da onun inandığı insan aslında mevcut değil. Kötülük söz konusu olduğunda sistemlerin sadece göreceli bir katalizör etkisi olduğunu, bu yüzden mutlaka temizlenmesi gerektiğini, ama asıl savaşımın bireyin özelinde olduğunu ve bunun hiç bitmeyeceğini artık görmek gerek. Hiçbir sistem kişilerden bağımsız bir kötülük kaynağı değildir. Bundan gayrısı hoş bir rüyadır. Vakti zamanında denildiği gibi "Hepimizin içinde tek gereksinimi serbest bırakılmak olan ve bırakılmayı isteyen bir şeytan vardır"

Sayonisist dedi ki...

Bu düşünce, ortaçağ Katolik düşüncesini çağrıştırıyor.

İnsanların yaşamları boyunca yaptığı hatalar, onların ve onların çocuklarının yönelimlerini de belirler sadece. Sistemler de böyledir. En başta bütün bunlar iyi niyetle bulunmuş olmalı. Kimsenin genlerinde kötülük olduğunu düşünmüyorum.

İnsanların genetik özelliklerinden bir tanesi; atalarının genlerinden sadece fiziksel özellikleri değil, anıları da alıyor olmaları. Evet, ilk insan doğduğunda boş bir beyaz sayfaydı diyebiliriz ama; belki biz böyle doğmuyoruzdur.

Ben insanları varolan hiçbir canlıdan ayırmamacasına, şunu düşünüyorum haklarında: İnsanlar evrenin özdeş bir parçasıdır, bu yüzden doğalarında içinde yaşadıkları evreni korumak ve onunla birlikte paylaşım içinde yaşamak vardır. Düşünce kapasitelerinin genişliği, onları zaman zaman hataya sürükler, bu hataların insanlığı saptırdığı yönelimlerin etkisi uzun sürebilir. İşte buna kötülük diyoruz zaten.

Aslında "kötülük" ve "iyilik" kavramları evrensel de değil bence. Özdeş yaşam ve sömürgecilik, yapıcılık ve yıkıcılık gibi zıtlıklardan bahsedilebilir onun yerine. (Bahsettiğim yıkıcılık, tam anlamıyla bir yıkıcılık. Varlığın devr-i daimi için gerekli olan yıkımdan bahsetmiyorum.)

Vampir dedi ki...

Bu düşünce salt Ortaçağ katolik inançları ile ilgili değil. İyilik ve kötülüğün aynı tözde var olduğu bilgisi, doğu ve batıda neredeyse bilinen tüm dinsel inançların içine yerleşmiş bir dualizmdir. Dünya hayatının geçici olduğunu ve bir ötesi olduğunu düşünen her öğreti özdeki ikiliği teslim etmek durumda kalır. Çünkü bu öğretilerin hepsinin en temel vasfı insanın özünü arındırmaya çalışmaktır.

Burada bana tamamen yabancı bir başka düşünce temelde yatan materyalist kavrayıştır. İnsan doğanın tastamam bir parçası değildir. Yazgısı doğayla yürümek olan bir varlıktır sadece. Onda farklı bir öz olduğuna inanıyorum.

İyi ve kötü kavrayışları tamamen evrensel olmayabilir ama bunların tamamen öznel kavrayışlar oldukları da söylenemez. Örneğin tanrılara insan kurban eden bir topluluğun yaptığı buradan bakınca kötü diye nitelendirilebilir, ama o toplumun zaman ve mekan şartlarında anlamlıdır, doğrudur. Fakat dün ve bugün bilinen her uzam ve zamanda pek çok eylem kötü bir davranış olarak genelgeçer kabul edilmiştir. Bunların kötü diye kavranması hiçbir biçimde öznel bir anlama olarak görülemez.

Sayonisist'im diyelim senin dediğin gibi olsun, insanlığın düşünce kapasitesi aslında iyi olan bir amaç uğruna bazen hataya sapıyor olsun. Bu bile özdeki kötülük potansiyelini kabul etmek demektir. Yani aslında Hitler Yahudileri gaz odalarına kapatırken, yahut bolşevikler milyonlarca Rusu katlederken, yahut Fransız jakobenleri meydanları giyotin kanıyla sularken vb. hep iyi bir amaç uğruna yani evreni korumak ve paylaşım adına hatalara saplanıyorlardı.

Aslında hepsinin kafasındaki fikir kendilerinin amaçlarının iyiliğe, salt iyiliğe dönük olduğuydu, kendilerindeki kötülüğü bir türlü farkedemelidir. Bu yüzden bir fanatik gibi kendi kalplerini değil etrafı temizleme gafletine düştüler.

Sayonisist dedi ki...

İnsanı doğa ile özdeş kabul etmek, sadece materyalizmin özelliği değil. Aslında "doğa" ve "insan" ı farklı farklı ele alsak bile, doğa ile insan da eninde sonunda bir evrensel kümenin elemanı olmak durumundadırlar. Velhasıl, insan ile "varlık"ın farklı özler olduğu tahayyül edilemez derim ben.

İyi ve kötüye gelirsek. Bütün uzam ve zamanları bilmeden, herhangi bir davranışın evrensel etik boyutu konusunda konuşmamak gerek bence. Bu yüzden bizim hiçbir koşulda iyi(veya kötü) olarak kabul edemeyeceğimiz olguların, varlık düzleminin herhangi bir noktasındaki anlamını bilmeden genel geçer olarak isimlendiremeyiz. Burada da, her zaman belirttiğim şeyi tekrarlarım: Evrensel etik yoktur, olamaz.

Vampir dedi ki...

Buradaki baskın kavrayış maddeci olduğu için onu özellikle belirtiyorum. Gelelim insandaki öz başka bir şeydir, vücut başka birşey diyen öğretiye. Bu kadim düşünce ışığında bakarsak hiç de ontolojik anlamda insanla doğayı aynı evrensel kümede düşünemeyiz.

İkincisi dikkat edersen ben bilinen uzam ve zaman belirtisini koymuşum oraya. Şunu çok net söyleyebilirim: kestiremeyeceğimiz kadar bizden uzak bir zaman ve mekan şartı bizi ilgilendirmez. Bu yüzden tüm evrensel şartlarla uğraşmaya kalkışmam mümkün değil. Ben ancak tahayyül edilebilir şartlar içinde bir ahlaktan bahsedebilirim, ötesi fikir yürütmemizi namümkün kılan bir bilinmezlik alanıdır. Bu biraz dünya dışı yaşamın olup olmadığını tartışmalarına benziyor. Yok denilince sürekli şöyle itiraz edilir: Ama tüm evreni incelemedik ki yok diyelim. Bu anlamda yokun ve varın ileriye doğru süreklilikleri olmadığını, şimdiki zamandaki tespitler olduğu ayırımını koyamıyorlar. Biz geçmişi, şimdiki zamanı yahut çok dikkatli olarak öngörüde bulanabileceğimiz bir geleceği konuşalım o yüzden.

Sayonisist dedi ki...

Abi 2 günde 2 cenazeye gitmem gerekti, evde falan olamadım, kusura bakmayasın. Yarın yazarım bir cevap.