<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130</id><updated>2011-04-22T07:21:33.806+03:00</updated><title type='text'>Sortie</title><subtitle type='html'>Maleficos non patieris vivere</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>51</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-5271872506541051505</id><published>2009-01-27T13:30:00.003+02:00</published><updated>2009-01-27T17:23:47.459+02:00</updated><title type='text'>2500 yıl önce...</title><content type='html'>...Platon Devlet'te neler yazmış bir bakalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Thrasymakhos'a göre "erdem, güçlünün işine gelendir". Toplumu güçlülerin yönetmesi doğa kurallarına uygundur. Hak dediğimiz şey, zor kullanmaktan doğmuştur. Haklıyla haksızı kanunlar ayırır, kanunları yapanlarsa güçlülerdir. Nelerin yasak olup, nelerin yasak olmadığını zor kullanan güçlüler buyurur. Güçlünün ölçüsü sadece kendi çıkarıdır. Güçlünün çıkarı, uygarlığa erişememiş toplumlarda yumruk gücüyle, uygar toplumlarda kanun gücüyle sağlanır. Bu iki güç arasında hiç bir ayrılık yoktur. Her düzen, güçlünün işine geldiği gibi kurulur. Tek gerçek, güçlü olmaktır. Şu var ki, töre çenebazlarının yayıldığı yerlerde, haksızlığı ya büyük ölçüde başarmak ya da gizlice yapmak gerekir. Ayıplanan haksızlıklar küçük ya da hemen sırıtıveren haksızlıklardır. Toplumlar, büyük ölçüde başarılan haksızlıkları alkışlarlar. Haksızlık etmek, başarı sağlar, kazanç sağlar. Bunun için de haksızlık etmek, "iyidir".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Thrasymakhos, Sokrates'i ürküten o saldırışıyla, bu düşünceyi şöyle savunuyor: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ey Sokrates, nedir bu sizin deminden beri ettiğiniz boş sözler? Karşı karşıya geçmiş, budalaca sorular, karşılıklarla birbirinizin önünde yerlere yatıyorsunuz. Doğruluğun ne olduğunu gerçekten öğrenmek istiyorsan, yalnız sormakla kalma, başkalarının verdiği karşılığı da alkış toplamak için çürütmeye kalkma. Sormak, karşılık vermekten kolaydır. Sen de karşılık ver bakalım söylenene, neymiş sence doğruluk? Sana kalırsa çobanlar, koyunlarla öküzleri, efendilerinin ve kendilerinin yararına değil, koyunların öküzlerin yararına beslerler. Sence, kentlerin başındaki yönetmenlerin de, sürülerin başındaki çobanlar gibi gece gündüz düşündükleri kendi işlerine gelen değildir. Sen, doğruyla doğruluğu, eğriyle eğriliği anlamaktan çok uzaksın, bunu bilmiyorsun. Doğrulukla doğru, aslında bir başkası için yararlı olan, güçlünün, yönetenin işine yarayan şeydir; güçsüzün, yönetilenin de zararınadır. Eğrilikse tam tersine. Güçlü, üstün olduğu için, yönetilenler güçlünün işine geleni yaparlar. Kendi mutluluklarını değil, onun mutluluğunu sağlarlar. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Sen saf bir adamsın koca Sokrates. Şunu anlamalısın ki, doğru adam, her işte, doğru olmayanın karşısında zararlı çıkar. Bir doğruyla bir eğri ortak olsa, bu ortaklığın sonunda, zararda olan hep doğrudur. Doğru adam çok, eğri adam az vergi verir. Almaya gelince iş tersinedir. Doğru adam az, eğri adam çok alır. Bir eğriyle bir doğru yönetimin başına geçtiler mi, doğru, kendini işe vereceğinden evine bile bakamaz olur. Doğruluğu onun devlet malından faydalanmasına engeldir. Üstelik de, hep doğru kalmak yüzünden, hısımlarını gücendirir. Sen eğriyi gözünün önünde tut ki, doğru olmamanın insana neler kazandıracağını anlayasın. Bunun da en kısa yolu eğriliği sonuna kadar götürmektir. Öyle bir eğrilik düşün ki, onu yapanı mutluluklara ulaştırıyor. Gördüğü haksızlığa rağmen onu yapmayanı sefil, perişan ediyor. İşte böylece sonuna varan bir eğrilik, zorbalık dediğimiz düzenin ta kendisi olur. Zorba, başkalarının mallarını azar azar değil, zorla, toptan alır; bu mallar ister Tanrıların olsun, ister devletin. Oysaki, onun yaptığını yapan bir küçük adam ceza görüp rezil olurdu. O küçük adama hırsız denir, soyguncu denir, yağmacı denir. Ama yurttaşlarının mallarına el sürmekle kalmayıp onları köleliğe de sürükleyen kimseye bu adlar verilmez. Yalnız kendi yurttaşları değil, eğriliği sonuna kadar vardıran bu adamı bilen herkes, ona, muradına ermiş mutlu bir adam diyecektir.  İnsanlar eğriliği, eğri yapmak korkusundan değil, eğriliğe uğramak korkusundan ayıplarlar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Görüyorsun ya Sokrates, sonuna varan bir eğrilik bir adama böylece doğruluktan daha çok yaraşır. Eğri adam bu yüzdend aha güçlü, daha efendi olur. Başta da söylediğim gibi, doğruluk, güçlünün işine gelendir; eğrilikse,kendimize yararlı olan, kendi işimize gelendir.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-5271872506541051505?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/5271872506541051505/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=5271872506541051505' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/5271872506541051505'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/5271872506541051505'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2009/01/2500-yl-once.html' title='2500 yıl önce...'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-7250384593467127537</id><published>2008-12-26T21:44:00.006+02:00</published><updated>2008-12-26T22:07:47.494+02:00</updated><title type='text'>Doctor Who Christmas Special 2008: The Next Doctor (!!!)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SVU4ifbP0BI/AAAAAAAAAEU/f9o1v56jDxk/s1600-h/DOCTOR_who_1_1209284c.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 400px; height: 250px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SVU4ifbP0BI/AAAAAAAAAEU/f9o1v56jDxk/s400/DOCTOR_who_1_1209284c.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5284191902991634450" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Üst üste iki yazı birden? Aman tanrım! Ama Doctor Who bu, her türlü garip olaya sebep verebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aylardır beklediğim Doctor Who yeni bölümü sonunda gelebildi. 2009 boyunca yeni sezon olmayacağı, sadece 5 özel bölüm yapılacağı ve 2010'da da David Tennant'ın diziden ayrılacağı (FFFFFFFFFFFU-) düşünülürse ne bulursam kapmaya hazırdım zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Doctor Who'ları hiç izlemedim (ve bulamadım da. İlk sezonlar BBC arşivlerinde bile yok diyolar. Adamlar 70lerde "eeeh neyimize yarayacak ki ilerde" diyip yer açmak için yakmışlar ya dizi kayıtlarını :|) ama 2005'te başlayan (daha doğrusu devam eden?) Doctor Who serisi şu ana kadar hayatımda izlediğim en iyi fantastik dizi sıfatını çok rahat taşır. 1. sezonda Christopher Eccleston ve devamında David Tennant'ın başrolünü oynadığı, Rose Tyler (Billie Piper) gibi, Martha Jones (Freema Agyeman) gibi, Captain Jack Harkness (John Barrowman) gibi karakterleriyle muhteşemliğine muhteşemlik katmış bir seridir ve fantastik kurgudan hoşlanmayanların bile sırf oyuncuların rol kabiliyetleri ve senaryonun muhteşemliği için izleyebileceği bir dizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SVU48hi03GI/AAAAAAAAAEc/TWXpqkufrAI/s1600-h/doctorwho_rose.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SVU48hi03GI/AAAAAAAAAEc/TWXpqkufrAI/s400/doctorwho_rose.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5284192350236892258" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Dizi o kadar kaliteli ki beni bile duygulandırabilecek seviyede (ki şu ana kadar sadece Name of the Rose'un sonunda gözlerim yaşarmıştır). Blink adlı bölümü BAFTA kazanmış ama film olsa Oscar alırdı, Amerikan dizisi olsa Emmy alırdı, ben de bir ödül verebilirdim hatta. 3. sezonun son üç bölümü (Utopia, The Sound of Drums ve özellikle muhteşem sonuyla Last of the Time Lords), yine üçüncü sezondan Human Nature ve The Family of Blood'dan oluşan kısım, önceden bahsettiğim Blink, ikinci sezonun final bölümleri Army of Ghosts ve Doomsday ve son olarak dördüncü sezonun son üç bölümü Turn Left, The Stolen Earth ve Journey's End dünya dizi tarihinde bi şekilde yer etmesi gereken bölümlerdir. Bazen öyle şeyler oluyor ki Lost'ta öyle olay göremezsiniz yani (Lost'u da unutturdular iyice ya... Neyse hiç girmeyeyim o konuya).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başta dediğim gibi en iyi fantastik dizi Doctor Who, en iyi Sci-fi Drama BSG (2003 elbette) olsun, herkes izlesin oah desin. BSG final bölümlerini de versinler artık, fitil etmesinler adamı. ComicCon röportajlarıyla gazladılar iyice zaten... sezona 7-8 ay ara vermek ne ya arkadaş ya :|.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, asılın torrentlere!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-7250384593467127537?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/7250384593467127537/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=7250384593467127537' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/7250384593467127537'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/7250384593467127537'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/12/doctor-who-christmas-special-2008-next.html' title='Doctor Who Christmas Special 2008: The Next Doctor (!!!)'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SVU4ifbP0BI/AAAAAAAAAEU/f9o1v56jDxk/s72-c/DOCTOR_who_1_1209284c.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-7417621983668147853</id><published>2008-12-26T21:14:00.005+02:00</published><updated>2008-12-26T21:39:58.812+02:00</updated><title type='text'>Zeitgeist the Movie + Zeitgeist: Addendum</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SVUytq5rZDI/AAAAAAAAAEE/aL9MeOTgNjI/s1600-h/2249764848_1164aa14ec.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 330px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SVUytq5rZDI/AAAAAAAAAEE/aL9MeOTgNjI/s400/2249764848_1164aa14ec.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5284185497980855346" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Son yazıyı yazdığım akşam oturdum, izleyeyim şu filmi artık dedim. Tee ünideyken okulda gösterimi yapılmıştı kaçırmıştım, sonra torrentten indirmiştim (ki offical torrentleri var) öyle kalmıştı. Neyse özetle 1 yıldır izliycem diyorum ama yapıcam diyip yapmadığım şeyin haddi hesabı olmadığından...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin içeriği nedir hiç duymamış olanlar için bir iki kelime bahsedeyim. Zeitgeist the Movie, 9/11 olayları ile "gündeme gelen" terörle savaş saçmalığının altındaki gerçekleri belgelerle anlatan bir belgesel. Terörle savaş adı altında dayatılan şeyleri, bu savaşın (ve geçtiğimiz yüzyıl içindeki tüm savaşların) asıl gerekçelerinden bahseden, dinin ve devletin insanlığın özgürlüğü karşısında nasıl bir ilüzyon duvarı kurduğunu anlatıyor ve çoğu konuda da altı belgeli olarak iddialarını destekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin ilk bölümünde (giriş bölümü değil, Part I kısmı) günümüzde hakim olan tek tanrılı dinlerin hepsinin nasıl tamamen pagan inançlarından alıntıları yaparak devasa bir yalan ağı kurulduğu, ikinci bölümde 9/11 olaylarının nasıl içeriden yapılmış göstermelik bir operasyon olduğunu (binaların uçak çarpmasıyla o şekilde yıkılmasının fizik kurallarıyla imkansızlığı ve her kata tek tek bomba yerleştirilmeden binaların çökemeyeceğini gösteren belgeler örneğin) anlatıyor. Üçüncü ve son bölümde ise işin ekonomik kısmına değiniyor ki bu konuyu Zeitgeist: Addendum adlı, yeni çıkan filmde daha detaylı açıklamışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SVUyz6d3TAI/AAAAAAAAAEM/jIfy2-KAai4/s1600-h/eye2.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 400px; height: 245px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SVUyz6d3TAI/AAAAAAAAAEM/jIfy2-KAai4/s400/eye2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5284185605238377474" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Zeitgeist: Addendum ilk filmin bıraktığı yerden devam ediyor ve Amerikan ekonomisinin işleyişi hakkında çok temel bilgiler vererek FED'in (Federal Reserve System/Amerikan Merkez Bankası sistemi yani) ve buna bağlı olarak World Bank ve IMF'in nasıl ülkeleri borca sokarak kendisine bağladığını, Economic Hitmanlerle ülke yöneticilerini tehdit edip bu ülkelerin kaynaklarını kendi istedikleri şekilde kontrol ettiklerini anlatıyor. Hatta bir eski bir Economic hitman ile yapılan röportajda Güney Amerika'da son 60-70 yıl içinde çıkan savaşların, darbelerin neredeyse tamamının bu gruplar tarafından bilinçli olarak çıkartıldığı, Ecuador, Panama ve Venezuella gibi ülkelerde ekonomik tehdit işe yaramayınca kiralık katiller yollandığı anlatılıyor. Bir benzerinin Saddam yönetimindeki Irak'a İKİ defa yapıldığından ve her ikisinde de ekonomik tehdit ve katiller işe yaramayınca Amerikan ordusunun devreye girip ülkeyi işgal ettiği açıklanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki paragrafta filmleri anlatmış gibi oldum ama içerikte bu dediklerimden çok daha fazlası mevcut, o yüzden ikişer saatlik bu iki belgeseli herkese tavsiye ediyorum. "Biliyoruz bunları ya" demeyin, ben de biliyordum anlatılan çoğu şeyi ancak adamlar dediklerinin altını belgelerle destekleyince olayın vuruculuğu bir başka oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bari torrentleri de vereyim, aramayın:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.mininova.org/tor/1628351 (Zeitgeist the Movie)&lt;br /&gt;http://www.mininova.org/tor/1900850 (Zeitgeist: Addendum)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"O kadar ingilizcem yok" diyenler divxplanet.net'te türkçe altyazılarını rahatlıkla bulabilirler (onun da linkini verdirmeyin artık :)).&lt;br /&gt;&lt;iframe src="http://www.imdb.com/find?s=all&amp;amp;q=da&amp;amp;x=0&amp;amp;y=0" style="border: 1px solid black; width: 460px; height: 100%; top: 0px; right: 0px; padding-left: 0px; position: fixed; background-color: white; z-index: 1000; display: none;" id="ResultBox4"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-7417621983668147853?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/7417621983668147853/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=7417621983668147853' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/7417621983668147853'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/7417621983668147853'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/12/zeitgeist-movie-zeitgeist-addendum.html' title='Zeitgeist the Movie + Zeitgeist: Addendum'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SVUytq5rZDI/AAAAAAAAAEE/aL9MeOTgNjI/s72-c/2249764848_1164aa14ec.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-4052409594343501713</id><published>2008-12-24T17:31:00.003+02:00</published><updated>2008-12-24T18:13:59.815+02:00</updated><title type='text'>Wait... what?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SVJfkhKwG7I/AAAAAAAAAD0/8kN0NExd-mY/s1600-h/wait+wat.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 304px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SVJfkhKwG7I/AAAAAAAAAD0/8kN0NExd-mY/s400/wait+wat.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5283390393842408370" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Son yazıdan beri 105 gün geçmiş. Bir yılın üçte biri falan yani. Kullanılması gereken ifade "püüüüüüü"dür sanırım bu rezillik için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar zamandır neden yazı yoktu? Her zaman ki sebepler işte; üşengeçlik falan filan. Peki bu sürede neler oldu? Yüksek lisans yalan oldu, iş arandı, bulunamadı, daha çok arandı, tekrar bulunamadı, daha daha çok arandı, bulundu, kısa sürede ayrılındı, tekrar işsiz statüsüne dönünce araya bayram falan filan da girince iyice bünye salındı. Hoş şeyler değil tabi bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse sıkıcı kısım atlatıldığına göre diğer detaylara gelelim. Yine bol bol film, dizi falan izlendi ama spesifik olarak şu çok süperdi diyemiyorum (niye diyemiyorum bilmiyorum... o kadar etkileyici bir şeye denk gelmedim herhalde).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Netten çok pis DoW ve Starcraftlar döndü. Sonra araya iş miş girince bırakıldı nedense (cidden neden sc oynamıyoruz biz?). Kongregate(.com olan)'teki mud and blood 2 adlı oyun sayesinde inanılmaz TF2 gazına gelindi, fellik fellik orijinal orange box arandı ama bulunamadı (evet, İstanbul'un tamamını aradım, yok. YOK!). Tekrar korsan TF2ye başlandı, "Bu da kurtarır ya :)" diyerekten hala oynanmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biten Flatworld campaigninin ardından (neymiş? inat adamı öldürürmüş.) yeni bir Atlantis campaignine başlandı ve hala devam etmekte. En son bütün grup dağılmış ve baygın, grubun doktoru ise hastanelik halde olmak üzere son seansı bitirdik. Önümüzdeki oyuna görürüz bakalım kim saldırmış, ne olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada dikkatimi çekti, setting ne olursa olsun, grup içindeki "gruplaşma"lar da, tartışmalar da hep aynı kişiler arasında oluyor. Taze kan lazım aslında araya biraz... (Ah kml ah.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada devam ettiğim hikayeye ise devam etme konusunda çekinceliyim. Konunun nasıl devam edeceğini bilsem de biraz fazla uzak kaldım hikayeden (eşekkafalı ben evet). Zaman gösterecek devam eder miyim etmez miyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah son olarak, evimizin nüfusu +1 Kedi olarak arttı. Tılsım isimli bu şahıs standart kedi davranışları pek göstermiyor olsa da (suda oynamayı seven kedi mi olur ya O_o) azgınlık seviyesini minimumda tutmayı başarıyor. Bi de miyavlamayı becerebilse tam olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse işte, durum raporu bu, uzatmanın alemi yok. Şu geçen tutulduğum 2 haftalık grip haricinde pek bi sorunum da yok gibi. Budur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-4052409594343501713?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/4052409594343501713/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=4052409594343501713' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/4052409594343501713'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/4052409594343501713'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/12/wait-what.html' title='Wait... what?'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SVJfkhKwG7I/AAAAAAAAAD0/8kN0NExd-mY/s72-c/wait+wat.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-6167186401301976600</id><published>2008-09-10T22:14:00.000+03:00</published><updated>2008-09-10T22:17:22.789+03:00</updated><title type='text'>Bir nefes (p.10)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SMgdIGhskpI/AAAAAAAAADk/oTCYRlzaGQc/s1600-h/1220047945178.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SMgdIGhskpI/AAAAAAAAADk/oTCYRlzaGQc/s400/1220047945178.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244473791101047442" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Anton dürbünü indirdi ve gözlerini kısarak şu anda ufacık gözüken hedeflerine baktı. Taçzirvesi (Crownpeak)’nin dağlarını dürbünsüz görebiliyordu artık. Kafasında mesafeyi hesaplamaya çalışırken dalgınca döndü ve neredeyse yerde yatan Kuduz’a takılıp düşecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuduz gemiye adım attıklarından beri peşinden ayrılmamıştı. Bir haftadır gemideki herkesin ya birilerinin peşinde yada bir başkasından kaçmakla meşgul olduğu düşünülürse pek de garibine gitmiyordu köpeğin bu davranışı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harrun Mavi’nin peşinden ayrılmıyordu. Daha doğrusu kadına yaklaşabilmek için fırsat kolluyordu ama Feyr’in hiç kimseye yüz vermeyen tavırları nedeniyle bu çabalar boşa gibi geliyordu Anton’a. Yusuf ise pek ortalarda değildi. Bir kaç gün önce Kuduz’u peşinden alması için Yusuf’u aramıştı ama bulamamıştı. Ancak daha bu sabah güvertenin öbür ucunda kendisiyle karşılaştığında baharat deposuna düşmüş gibi koktuğunu fark etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baharat demişken... Şu “Doktor” denen yaşlı adam neredeydi? 1 haftadır aynı gemidelerdi ve hiç karşılaşmamışlardı. Tam yerine oturtamıyordu ama adamda sinirine dokunan bir şey vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taze deniz havasını içine çekerek düşüncelerini dağıttı. Taçzirvesi’ne herhalde yarın akşama kadar varmış olurlardı ve şehirde yapılacak işleri Viktor’la bir konuşsa fena olmayacaktı. Kesin şehire inmelerine izin vermeyecekti ama ayağını toprağa basmadan yola devam etmeye hiç niyeti yoktu Anton’un.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alt güverteye inen kapıyı açarken Kaptan Skarla’nın tayfalara bağıran sesini fark ederek gülümsedi. Dom şimdi nerede saklanıyordu kim bilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dominic günlerdir Kaptan’a yakalanmamak için geminin olmadık yerlerine kamp kuruyordu. Şu anda ise geminin ambarındaki bir eşya dolabının yanında kestirmekteydi. Aslında uyumaktan çok düşünüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk gece Anton kendisini o kadar sık boğaz etmişti ki, küçük kardeşine Skarla ile aralarındaki bu ufak “tatsızlığı” anlatmak zorunda kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Skarla ile yıllar önce, evden kovulduğu ilk yıl tanışmışlardı. İkisi de bir gemide tayfa olarak çalışıyorlardı. Bu hayata yavaş yavaş alışmaya başlamasına rağmen aklındaki tek hedef sevgilisi Ariel’i bulmaktı. Bir kaç ay boyunca uğradığı her limanda onu aramış, A’luminarlarla bağlantısı olabilecek herkesle konuşmuş ama hiç bir şey öğrenememişti. Skarla ile aralarındaki diyalog da bu şekilde başlamıştı zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Skarla’nın ailesi bir A’luminar malikanesinde hizmetçi olarak yaşıyordu ve o da böyle bir malikanede büyümüştü. Dominic’in aradığı bu kızı tanımıyordu ama bu genç adam çok hoşuna gitmişti ve hoşuna giden şeyleri elde etmek gibi bir alışkanlığı vardı Skarla’nın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerisini düşünmek başını ağrıtmaya yetiyordu Dom’un. Skarla başını döndürmüş, yıllarca birlikte girmedikleri pislik kalmamıştı. Skarla onun bir Sang-Argent olduğunu biliyordu, yeterince kavga dövüşe girip kan dökmüşlerdi birlikte, ama Armand Sang-Argent’in oğlu olduğundan hiç bahsetmemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SMgdACiwoFI/AAAAAAAAADc/6I1OQjYGqbc/s1600-h/1218094655844.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SMgdACiwoFI/AAAAAAAAADc/6I1OQjYGqbc/s400/1218094655844.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244473652592812114" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bir noktadan sonra Dominic’in aklı başına gelmiş ve kendisini takıntı haline getiren bu kadından uzaklaşmanın bir yolunu aramaya başlamıştı. Skarla güzeldi, akıllıydı falan ama... Heh... Sonunda Avcılara katılmasına sebep olacak kadar da deliydi. Aslında tekrar karşılaştıklarından beri biraz daha sakin gözüküyordu. Bir haftadır hiç bir şey havaya uçmamış, gemi batmamış, “yanlışlıkla” bir Feyr korsan filosuna rastlanıp bütün yolcular öldürülmemiş hatta gariptir, daha malikanedelerken bir gümüş çatal bile çalınmamıştı. Tabi şu ana kadar bir sorun çıkmamış olması içini rahatlatmaktan çok daha da canının sıkılmasına neden oluyordu; Skarla daha büyük bir şey peşinde olabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de bunları Anton’a anlatınca, uzun süre gülmüş olmasını es geçersek, o kadar da garip karşılamamış olması üzerinden bir yük kaldırmıştı. Bu yaptıklarını babası duysa, aile adına leke sürdüğü için bizzat kafasını kopartırdı herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babasının düşüncesi yarı uykulu halinin kaybolmasına yetmişti. Gözlerini açtı ama ambar neredeyse zifiri karanlıktı. “Herhalde gece oldu” diye mırıldandı ve yerinden doğruldu. Gürültülü bir şekilde esnemek üzereydi ki yatmakta olduğu kolilerin hemen arkasında ses çıkartmadan yürümeye çalışan birinin varlığını hissetti. Eli bıçağında yavaş yavaş ayağa kalktı ve kolilerin arasındaki boşluktan gelen zayıf ışığı fark etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak iki adam seçebiliyordu baktığı aralıktan. Adamların birinin elinde bir gaz lambası vardı. İki büklüm duruşuna bakılırsa o yaşlı doktordu bu. Diğer adamın ise arkası dönüktü ama siluetine bakılacak olursa üzerinde bir zırh vardı. Aralarında ne konuştuklarını duyamıyordu ama bu kadar gizliliğin altından iyi bir şey çıkmayacağı kesindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafasını çevirip kulağını dayadı boşluğa Dominic. Yaşlı adamın “Peki ya ücretim ne olacak?” dediğini duyabildi ancak bunun hemen ardından gelen kınından çekilen kılıç sesine tepki gösterememişti. Doktorun inleyerek yere düşen bedeni ve hızla uzaklaşan ayak sesleri yeterince geç kaldığının göstergesiydi. Ayak sesleri yeterince uzaklaşınca kolilerin etrafından dolanıp yerde hareketsiz yatan adamın başına geldi. Eliyle nabzını kontrol etse de etrafın kan içinde olması tek bir şeyin işaretiydi. Boğazından darbe alan adam o anda ölmüştü zaten. Derin bir nefes verip yüzünü buruşturan Dominic yaşlı adamın gözlerini kapattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda yeterince ölü gördüğü için (ve bir kısmı da kendi eliyle olduğundan) Dominic duruma olabildiğince soğukkanlı yaklaşıyordu ama yine de elleri titriyordu. Adamı öldüren katilin kimliğini bulmak şu anda en önemli şeydi. Yaşlı adamın ceplerini aramak en doğru şey olacaktı herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha ceketindeki ilk cebe elini atmıştı ki adamın üzerine sinmiş olan kokuya odaklandı. Sürekli birşeyler kokuyordu bu adam fakat bu konu tanıdıktı. Skarla’yla üç sene önce bir depo dolusu buldukları bitki gibi kokuyordu bu. O kadar yoğundu ki koku, ikisi de bir ay boyunca hasta yatmışlardı bitkileri elden çıkarttıktan sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyi de neye yarıyordu ki o bitki...” diye düşünürken o sırada adamın cebinden çıkarttığı, kokunu kaynağı olan bitkinin yaprağını burnuna yaklaştırdı. Bunu yapmasıyla gözlerinin faltaşı gibi açılıp yere devrilmesi bir oldu. Bilincini kaybetmeden önce dudaklarının arasından tek bir kelime çıktı fısıltıyla; “...zehir”.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-6167186401301976600?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/6167186401301976600/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=6167186401301976600' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/6167186401301976600'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/6167186401301976600'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/09/bir-nefes-p10.html' title='Bir nefes (p.10)'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SMgdIGhskpI/AAAAAAAAADk/oTCYRlzaGQc/s72-c/1220047945178.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-8566370534980707732</id><published>2008-08-22T17:19:00.002+03:00</published><updated>2008-08-22T17:42:19.230+03:00</updated><title type='text'>Baş vura vura beyin hücrelerini öldürmek</title><content type='html'>Tecil işlerim de bitti, yüksek lisans başvurularım da bitti. Eylül'ün ilk günü itibariyle mülakatlarım olsa da önümüzdeki hafta boyunca sanırım rahatım. Hikayenin devamı o arada gelebilir yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında hikayeden çok kafamın içinde sağa sola çarpan başka düşünceler var bu aralar. Çok sık yazmayacağımı söylemiş olsam da arayı bu kadar açmak istemiyorum hikayeyle. Nasıl devam edeceğimi bilsem de oturup dümdüz yazmak pek yapıcı olmayacaktır sanırım. Neyse...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Settingi kurcalaya kurcalaya bozma çalışmalarım bir tarafa, son zamanlarda ne haltlar yedim onları sayayım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SK7PozwjWMI/AAAAAAAAAC8/QbTfOrxoAcQ/s1600-h/Wall-E_Poster2.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SK7PozwjWMI/AAAAAAAAAC8/QbTfOrxoAcQ/s400/Wall-E_Poster2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5237351716674033858" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;1- Wall-E izledim. MUHTEŞEM! HDDVDsini bulup edineceğim, o kadar güzel. Bilen bilir, işim olmaz orijinal dvdyle falan. O derece evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Casino Royale izledim. Evet Bond (James Bond diye devam edicem sandınız değil mi? yoooo... yoooo...). Sağdan soldan aldığım izlenimler pek iyi değildi ama izleyince fark ettim ki, gelmiş geçmiş en iyi bond filmlerinden birisiymiş. Quantum of Solace gelicekmiş bi kaç ay içinde, görelim bakalım. Bond gazı ise geçen gün bütün Bond filmlerini indirmiş olmamdan geliyor. Hmmm, dvd content.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Mülakat için çalışmalar yapıyorum. Aslında aktif olarak bi çalışma yapmıyorum ama daha dikkatli bakıyorum bazı şeylere. Ha bu arada İletişim fakültesinden Bilişim bölümüne ve İİBF'den Uluslararası İlişkiler bölümüne kayıt yaptırdım. O_o diye ekrana bakmayın diye diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Hala UT3 oynuyorum. Nasıl bir lanettir bu UT'lerinki anlamadım ki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Stargate Atlantis bu sezon bitiyormuş hüzünlendim (aslında iyi oluyo, saçmalamaya başlamışlardı), 1 ay içinde Heroes, House, Grey's Anatomy, Terminator: Sarah Connor Chronicles, Prison Break, Fringe (ki pilot bölümünü izledim, yorumum: eh...), Knight Rider (pilotunu izledim, yorumum: öeyyyy... ama izlerim ben bunu) ve Family Guy başlayacak. Lost isterim, Reaper isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SK7P-tvDLpI/AAAAAAAAADE/acH0qnkizk8/s1600-h/wall-e_3.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://2.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SK7P-tvDLpI/AAAAAAAAADE/acH0qnkizk8/s400/wall-e_3.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5237352093014240914" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;6- Sürekli indirecek şey kalmadı diyorum ama mutlaka aklıma yeni birşeyler geliyor. Saçmalayıp Bob Ross'un bütün bölümlerini (hani eskiden trt'de verilirdi, muhteşem ressam amcamız. 33 sezon bu arada :)) Gilmore Girls (ne var? gayet geyikti!) mü indirsem bile dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7- Onu bunu geçtim de... Starcraft 2 çıksın artık yeter be!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anyway, bu kadar yeter sanırım. Yakında hikayeyle geri dönüş yapmayı umuyorum. Adios!&lt;br /&gt;&lt;iframe src="http://en.wikipedia.org/w/index.php?lookitup&amp;amp;title=2%20hafta%20sonra&amp;amp;printable=yes&amp;amp;css=div#footer,h3#siteSub,div#contentSub%7Bdisplay:none%7Dh1%7Bfont-size:16px%7Da%7Bcolor:blue%21important%7D&amp;amp;xremove=//div%5B@class=%27infobox%20sisterproject%27%5D" style="border: 1px solid black; width: 50%; height: 100%; top: 0%; left: 50%; padding-left: 0px; position: fixed; background-color: white; z-index: 1000; display: none;" id="ResultBox0"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-8566370534980707732?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/8566370534980707732/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=8566370534980707732' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/8566370534980707732'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/8566370534980707732'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/08/ba-vura-vura-beyin-hcrelerini-ldrmek.html' title='Baş vura vura beyin hücrelerini öldürmek'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SK7PozwjWMI/AAAAAAAAAC8/QbTfOrxoAcQ/s72-c/Wall-E_Poster2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-7278946552973416932</id><published>2008-08-13T14:20:00.001+03:00</published><updated>2008-08-13T14:26:51.803+03:00</updated><title type='text'>Reporting in</title><content type='html'>Son 1 haftadır diploma, askerlikten tecil işlemleri vs ile uğraşmaktan pek ilgilenemedim burayla. Önümüzdeki hafta da yüksek lisans kayıtlarıyla falan uğraşmakla geçecek sanırım. Bürokrasiden nefret ettiğimi belirtmiş miydim önceden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vaktim olmadığından değil ama kafamı toplayamadan doğru düzgün bir şey yazamıyorum. Şu anda bile, sabah bütün işlerimi halletmiş olsam bile kafam kazan gibi. Ancak önümüzdeki iki gün içinde yeni bir yazı ayarlayabilirim sanırım. Göreceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ha bu arada Oz izlemeye başladım. Şahesermiş gerçekten. Neden önceden izlemedim ben bu diziyi ya?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-7278946552973416932?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/7278946552973416932/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=7278946552973416932' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/7278946552973416932'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/7278946552973416932'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/08/reporting-in.html' title='Reporting in'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-4995424166599873684</id><published>2008-08-07T15:55:00.002+03:00</published><updated>2008-08-07T20:20:50.916+03:00</updated><title type='text'>İlk adım (p9)</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;/span&gt;Yağmurdan ıslanan giysilerini değiştirmek için odasına çıkan Anton şimdi elinde haritalar ve notlarıyla yemek salonuna doğru koşturuyordu. Babası Anton’dan adamlara görevi ve rotalarını anlatmasını istemişti. Hala tam hazır değildi ama...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam paldır küldür merdivenlerden aşağı inecekti ki alt katta, yemek odasının kapısının önünde konuşmakta olan iki Samarren ve Dom’u gördü. Bu mesafeden ne konuştuklarını duyamıyordu ama, önceden de şüphelendiği gibi, abisi ve bu iki adam bir şekilde tanışıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki Samarren de hava kısmen sıcak olsa da üşüyor gibiydiler. Hele bu boğucu fırtınalı havada adamların giydiği kalın, deri giysileri giymenin ne kadar rahatsız edici olacağını düşündü Anton. Ama her ikisi de oldukça rahat gözüküyordu, alışmışlardı herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fısıldayarak konuşmakta olan üçlüyü duyabilmek için yavaş yavaş merdivenlerden inmeye başlayan Anton, Samarrenlerin kurttan bozma köpeği Kuduz’u unutmuştu.  Merdivenlerin gölgesinin düştüğü bir köşede yere uzanmış olan devasa hayvan, sinsice yaklaşmakta olan genç adamın varlığını hissedince kafasını kaldırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anton merdivenleri geçip, duvar kenarından yavaş yavaş ilerleyerek konuşmaya dalan gruba yaklaşırken; Kuduz yattığı yerden kalkmış ve cüssesinden beklenmeyecek kadar sessiz bir şekilde dikkatini çeken bu adamı takibe almıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşulanları duyabilmek için bütün dikkatini fısıltılara veren Anton, bir anda poposunu dürten ıslak bir burun temasıyla yerinden sıçradı. Elindeki bütün parşömentleri etrafa saçması, değil adamların, devasa holün öbür ucundaki hizmetçilerin bile kendisini fark etmesine sebep olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuduz parlak ve garip bir şekilde meraklı bakan gözleriyle bu kırılgan insanı süzüyordu. Hayatının çoğunu efendileri gibi kaba saba tipler arasında geçirmiş bir hayvan için enteresan bir tipti. Kafasını hafifçe yana yatırarak kendisine bakan bu adama aynı ifadeyle karşılık verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sırada Dominic kardeşinin yanına geldi ve hafif bir öksürükle köpek ile aralarında sürdürdükleri bu bakışma oyunun sona erdirdi. Arkasını dönüp abisini gören Anton, önce tek kaşını kaldırarak aklındaki onlarca soruyu kendisine yöneltmek üzereydi ki, holün öbür ucundan hızlı adımlarla yaklaşan Viktor’u gördü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dominic’in gözlerinin içine bakıp “bu konuda konuşacağız” mesajı verdikten sonra, yere dökülen parşömentleri toplamaya başladı. Kendisini izleyen köpeğin yerde kitaplardan birisini burnuyla ona ittirmesi ise garibine gitse de, daha sonra cevaplanması gereken sorulardan birisi olarak sınıflandırılarak o an için es geçildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;* * * * *&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Viktor adamları ve iki kardeşi yemek odasına toplamış, hepsini bir yere oturtmuş (ki Rukk için uygun sandalye bulunamadığı için kendisi yerde oturuyordu), masanın etrafında turluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anton, Dominic ve iki Samarren arasında manalı bakışmalar dönüyor ama hiç biri ağzını açmıyordu. Sonunda adamlardan uzun saçlı olanı, tam karşısında oturmakta olan Anton’a elini uzattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Efendi Anton, tanışalım. Benim adım Harrun. Bu yanımdaki de kan kardeşim Yusuf” dedi garip bir aksanla. Yusuf bir şey söylemese de başıyla hafif bir selam verdi oturduğu yerden. Bu arada uzatılan ele bir saniyelik tereddütle bakan Anton, sonunda adamın elini sıkarak karşılık verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Memnun oldum Harrun” dedi mükemmel bir Samarren ağzıyla. “Abim sizin yetenekli savaşçılar ve onurlu adamlar olduğunuzdan bahsetmişti” diye ekledi adamın elini bırakmadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dominic de bir Marian için fena de...” derken bir anda durdu Harrun. Boş bulunmuştu ve Anton’un suratındaki şeytani gülümsemeyi gözden kaçırmıştı. Bir şeyler demeye çalıştı ama sonunda sadece yenilgiyi kabul ederce bir gülümsemeyle yerine oturdu. Anton ise yüzündeki gülümsemeyi bozmadan yanında oturan abisine döndü ama Dominic’in gözleri ve yüzü tek bir şey diyordu “Sakın... Sakın ağzından birşey kaçırma!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk bakışta etrafındaki konuşmalara aldırmıyormuş gibi gözlerini kapamış halde, sandalyesinin arka ayakları üzerinde ileri geri sallanmakta olan Feyr kadın bütün bu konuşmaları dikkatle dinlemekte ve kafasının içinde notlar almaktaydı. Bu ufak “gezi”ye rehber olarak katılmıştı ama normal ücretinin üstünde bir şeyler kopartmasını sağlayacak bilgiye sahip olmaktan zarar gelmezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abisinin yalvaran gözlerinden kurtulmak için karşısında oturan iki Samarren’e dönen Anton ortamdaki soğuk havayı dağıtmak için önce hafifçe öksürdü sonra Harrun’a dönerek söze başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Umarım uzun gemi yolculuklarına alışkınsınızdır beyler, çünkü şu anki rotaya göre uzun bir süre kara yüzü göremeyeceğiz” dedi. Harrun ve Yusuf sessizce onaylar şekilde karşılık verdiler. “Ancak şunu da önceden belirteyim, bu gemi alışkın olduğunuz gemilere pek benzemez...” diye devam ediyordu ki Dom lafa daldı. “Argentium’la gitmiyoruz küçük kardeş” dedi sesinde garip bir tınıyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anton ani bir hareketle Dom’a döndü. Dom bir şey söylemedi ama gözleriyle masanın etrafını turlayan Viktor’u işaret etti. Anton aynı hızla odanın diğer ucundaki Viktor’a döndü. Daha soruyu sormadan Viktor “Efendi Armand’ın Argentium’a başka bir yerde ihtiyaç duyuyor. Size ihtiyaçlarınıza uygun başka bir gemi ayarladı” dedi sakince.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaşlarını çatarak, istediği oyuncağı alamamış bir çocuk gibi koltuğuna gömüldü Anton. Bütün rotayı Argentium’a göre çizmişti. Buna nasıl bir mazeret uydurabileceğini düşünürken aklına gelen başka bir sorunla Dom’a döndü. “Argentium’u alamıyorsak, Kaptan Will’de yok demektir. O zaman...” dedi. Dom kafasını sallayarak onaylamakla yetindi. Onun aklında kaptandan ve rotadan önemli başka sorunlar vardı şu anda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O zaman... Yeni kaptan kim?” dedi kendi kendi Anton. Karşısındaki Harrun “Yanlış hatırlamıyorsam...” dedi “Scar yada Skar gibi birşeydi adı. Sabah geldiğimizde tayfalar aralarında konuşurken duymuştum”. Anton sesli olarak cevap vermese de yüzünü buruşturmasından böyle saçma sapan isimli bir adamdan pek de düzgün bir kaptan çıkmayacağını düşündüğü belliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJryivCnUII/AAAAAAAAACs/-sNdTyxsrrI/s1600-h/fantasy+46.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://2.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJryivCnUII/AAAAAAAAACs/-sNdTyxsrrI/s400/fantasy+46.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5231760595701158018" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Tam bu sırada salonun kapısı neredeyse çarparak açıldı ve bütün kafalar kapıya doğru döndü. Gelenler Armand ve beyaz gömlekli, kırmızı bandanalı, siyah deri ceketli  genç bir saçlı bir kadındı. Kızıl saçları nedeniyle Thulien olduğu yüzlerce metre öteden anlaşılabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odadakilerin ilk tepkisi genel olarak normal seviyede bir şaşkınlıkken, kapıyı görebilmek için sandalyesiyle arkaya yaslanan Dominic neredeyse yere düşecekti. Dengesini kaybetmeden önce sandalyenin kolunu yakalayan Anton, abisinin suratında güzel bir kadınla karşılaşan bir adamın ifadesini değil, tanıdık ve büyük ihtimalle çekindiği birini görmüş olmanın verdiği dehşeti gördü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masanın çevresindekiler aralarında yada kendi kendilerine mırıldanırken Armand ve kadın masanın başındaki yerlerini aldılar. Şaşkın bakışların nedenini açıkça görebilen Armand sözlerine “Bu genç hanım, kaptanınız Skarla ve...” diye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dominic gözlerini ve dişlerini sıkarak “Kahretsin!” diyebildi sadece. Bu sırada bir abisine bir de kaptana bakmakta olan Anton, Skarla adlı bu kadının dik dik Dominic’e baktığını gördü. Bir ara Dominic ve kadının göz göze geldiğini, kadının pek çok şekilde yorumlanacak bir şekilde abisine göz kırptığını da yakalamıştı. İki Samarren avcı, bir Thulien kaptan... Bu Dom kimlerle takılmıştı son yıllarda böyle. Ama konu buysa, babaları gerçekten Dominic’in bu tiplerle aynı çevrelerde takılmasını iyi karşılamazdı. Evlatlıktan reddedilmiş olsa da Dominic hala bir Sang-Argent’ti ve ailenin de korunması gereken bir onuru vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sırada babası konuşmaya devam etmişti. Zaten bildiği şeyleri söylüyordu büyük ihtimalle. Ancak babasının şu sözü dikkatini çekmişti ve kocaman açılmış gözlerle babasına bakmasına sebep olmuştu: “Bu yolculuğun başında yardımcım Viktor olacak ve kararları o verecek”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar da olamazdı! Bir sinirle ayağa kalktı ve ellerini masaya koyarak babasının yönünde eğildi. Masadaki herkes ona bakıyordu ama Anton’un açık ağzından tek kelime çıkmıyordu. Zaten ne diyecekti ki? “Bunu kabul etmiyorum baba!” mı diyecekti? Peh!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dakikaya yakın bir süre babasına bu ifadeyle baktıktan sonra derin bir nefes vererek arkaya kayan sandalyesini çekip yerine oturmak için davrandı. “Hazır ayağa kalkmışken şu rotadan bahset bakalım evlat” dedi Armand ve Anton donup kaldı. Gözlerini kısarak babasına baktı ve “Elbette babacığım” diyerek önündeki parşöment ve haritaları açmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;* * * * *&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;İki gün geçmiş ve fırtına durulmuştu.  Bu iki gün boyunca Dominic’i hiç bir yerde görememişti Anton. “Yine bir yerlerde içiyordur” diye düşünmüştü ve pek kafasına takmamıştı ama Dominic ve bu adamlar arasındaki muhabbetin aslını öğrenmek için de yanıp tutuşuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şato içinde geçen iki gün boyunca Harrun ve Yusuf’la bir kaç kere karşılaşmış, adamları biraz daha iyi tanımıştı. Görünüşe göre ikisi de Avcılar Loncasından geliyorlardı. Direkt söylemiyor olsalar da Anton, abisinin bu Loncayla bir şekilde bağlantılı olduğu sonucunu çıkartmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duyduğu kadarıyla Avcılar paralı asker ve kelle avcılarında oluşan bir gruptu. Uygun ücretler karşılığında bireysel korumalık ve istenen kişi yada yaratıkların yakalanması gibi işlerle uğraşıyorlardı. Harrun’un anlattığı hikayeler de bunu destekler nitelikteydi. Yine de ikisi de iyi adamlara benziyordu, anlaşacaklardı herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktor adını taktığı yaşlıca adamla karşılaşamamıştı ama vücudundan yayılan o garip kokuyu koridorlarda hep duyuyordu. Nereden hatırlıyordu bu kokuyu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dev Rukk’un adı öğrenememişti. Ancak onu ve Viktor’u bir kaç defa bahçede konuşurlarken bir kere de dövüş antremanı yaparlarken görmüştü. Rukk diğer hiç kimseyle tek kelime bile konuşmuyorken Viktor’la neden bu kadar yakındı anlayamamıştı. Belki de Viktor onu önceden tanıyordu. Bütün adamları Viktor seçmişti sonuçta, olmayacak şey değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avcıların köpeği ise Anton’a takmış gibiydi. Ne zaman odasından ayrılsa, köpek de bir şekilde onu bulup peşine takılıyordu. Köpekten rahatsız olduğundan falan değildi ama...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Feyr. Viktor’dan kadının isminin “Mavi” olduğunu öğrenmişti. Feyrlerin böyle olmadık isimleri olduğunu biliyordu ama, Mavi? Buz mavisi gözleri yüzünden takılmış bir lakaptır diye kestirip atmıştı sonunda. Ancak adı dışında bu kadında garip başka bir şeyler vardı. Etrafta sürekli çalım atarak gezinmesinin altında başka bir neden olduğunu hissediyordu Anton ve nedense bu kafasından atamadığı bir vızıltı gibi onu rahatsız ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Anton’un asıl kafasını meşgul eden şey (yolculuğun detayları haricinde elbette), şu kaptan Skarla veya kısaca Skar’dı. Kendisiyle konuşmaktan çekindiği için Harrun ve Yusuf’a sormuştu kadını ama onlar da tanımıyorlardı. Görünüşe göre Dom, Skarla’dan onlara da hiç bahsetmemişti. Tayfadan yakaladığı bir kaç kişiden öğrendiği kadarıyla Skarla genç ve yetenekli bir denizciydi. Son altı yada yedi yıldır denizlerde olmasına rağmen pek çok erkeğin saygısını, o yada bu şekilde, kazanmayı başarmıştı. Anton’un gördüğü kadarıyla aşağı yukarı Dominic’le aynı yaştaydı ve Dominic gibi “gevşek” tavırlı birine benziyordu. Toplantının yapıldığı akşam ki yemekte nasıl içki içtiğini de görmüştü. Bütün bunlar kafasının içinde tek bir sonuca çıkıyordu ve eğer haklıysa yolculuk gerçekten hareketli geçecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplantıdan sonra ki üçüncü günün sabahı hizmetçiler tarafından uyandırılken aklında bu düşünceler vardı Anton’un. Önceki gün fırtınanın ters bir yönde ilerlemeye başladığını ve bu sabah havanın uygun olacağını hesaplamışlardı. Bu hizmetçinin kendisini bu kadar şiddetli dürtmesi ancak bu anlama geliyor olabilirdi zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerine önceden hazırladığı lacivert takımını ve cübbesini giyerek, günlerdir hazır duran çantalarını da alarak odasından çıktı. Koridorun ilerisinde Dominic de odasından yeni çıkıyordu. Ufak bir bohça dışında yanına birşey almış gibi gözükmüyordu. Kardeşini görünce esneyerek yanına doğru yürümeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uykulu gözlerle birbirlerine bir süre sessizce baktıktan sonra, günaydın dilemek yerine karşılıklı esneyerek selamlaştılar. Kardeşinin çantalarından bir kaçını alan Dominic, Anton’la birlikte şatonun bahçesine doğru yöneldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şato uçurumun kenarına kurulmuş olduğundan yakınlardaki tek iskele, sahilde kurulu olan ufak kasabadaydı. Adamların hepsi bahçede hazır, atlara binmiş bekliyorlardı. Dominic bahçeye çıkıp kendini göstermeden önce detaylı bir şekilde etrafı taradı ancak aradığı kim yada neyse görememişti herhalde ki dışarı çıkmakta bir sakınca görmedi. Anton bahçede olmayan tek kişinin Skarla olduğunu fark etmesi çok uzun sürmemişti zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahile giden yolda yan yana at binen Anton ve Dominic hala tek kelime konuşmamışlardı. Dominic daha çok düşüncelere daldığı için, Anton ise heyecandan yerinden duramayıp sürekli çantalarını karıştırdığı için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çantalarında karıştıracak şeyleri tüketince Anton’un çenesi açıldı bir anda. Abisinin düşüncelerini dağıtarak heyecanlı bir sesle “Eee..? Ne düşünüyorsun? Sence yolda başımıza bir şey gelir mi? Korsanlar falan saldırırsa başa çıkabilir miyiz sence? Ya bir fırtına çıkar da rotamızdan şaşarsak?” diyerek ardı ardına onlarca soru daha sormaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kardeşinin bu soru yağmuruna yarı düşünceli, yarı ciddi bir tonla “Bu kadar düşünmüyorum” dedi kısaca. Anton’un nedenini soracağını bildiği için bir kaç saniye sonra devamını getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayatın boyunca pek hareket görmedin ve bir macera çıkması için can atıyorsun biliyorum” diye başladı. “İnan bana o maceranın içine girince eski sakin yaşamına dönmek için çırpınacaksın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O kadarını tahmin edebiliyorum zaten Dom” dedi Anton “Yine de biraz tehlikeden, kahramanlıktan zarar çıkmaz değil mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acı acı gülümseyerek başını salladı Dominic. “Hala çocuk gibisin be oğlum” dedi. “Herkes kahraman olmak ister ama üzerine düşen o sorumluluk altında ezilmeye başladığında tehlikeye de maceraya da kahramanlığa da lanet ediyor insan. Aileni ve arkadaşlarını bir daha görememek uğruna, huzurlu bir yaşamdan mahrum kalmak uğruna, hayatını saçma sapan amaçlar için ziyan etmek kahramanlıksa kalsın, ben almayayım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abisinin bunları söylerken bazı kötü anılarının canlandığını hissetti. Evden ayrıldığından beri etrafta sürtmenin dışında başka bir şeyler de yapmıştı abisi, bundan emindi artık. Az önceki heyecanı yatışmıştı biraz böyle düşününce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On dakika kadar daha at üzerinde gittikten sonra kasabaya vardılar. Anton ve Dominic önlerine bakmaktan çok, az önce aralarında konuşmanın sebep olduğu düşüncelerle dolmuşlardı. Sahile varıp da ufak kafileleri durunca kafalarını kaldırdılar. İkisi de şaşkınlık içindeydiler; iskelede demirli olan bekledikleri gibi bir gemi değildi pek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJrzAR3azLI/AAAAAAAAAC0/ZhsH2rSLIRM/s1600-h/wallp_ship.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJrzAR3azLI/AAAAAAAAAC0/ZhsH2rSLIRM/s400/wallp_ship.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5231761103265647794" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;“Kalyon mu?!” dedi Dominic. Bu soru ortaya söylenmekten öte kafilenin önünde giden olan Viktor’a yöneltilmişti. “Savaşa mı gidiyoruz acaba?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anton da aynı şekilde önünde duran 3 tane devasas yelkeni olan bu kocaman gemiye bakakalmıştı. Hemen yanında attan inen Mavi’nin “En azından herkese yetecek kadar yer olacak” dediğini duydu. Kadın sırtında bohçasıyla gemiye doğru ilerlerken arkasından kuşkulu bir ifadeyle onu izledi. Ata bağlı çantalarını çözerken geminin güvertesine yaslanmış o yöne bakan Skarla’yı, en azından kızıl saçlarını, fark etti. Bunu Dominic de fark etmişti görünüşe göre ki, homurdanarak gemiye doğru isteksiz adımlar atıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda, Yusuf ve Harrun’un da yardımlarıyla, çantalarının tamamını iskeleye getirmişti. Tayfalara çantaları dikkatli taşımalarını söylüyordu ama aklına bir anda, onları gemide uğurlamaya gelmeyen babası geldi. Kafasında hala babasıyla konuşmak istediği konular vardı ama artık çok geçti. Günlerdir şatoda konuşma fırsatları varken hep babasından kaçmayı seçmişti. Az önce Dominic’in macera ve kahramanlık hakkında söyledikleri şimdi gerçek etkilerini gösteriyordu görünüşe göre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kasaba binalarının çatılarının ardından görünen tepedeki şatoya doğru baktı Anton ve hüzünlü bir nefes vererek güverteye ilk adımını attı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-4995424166599873684?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/4995424166599873684/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=4995424166599873684' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/4995424166599873684'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/4995424166599873684'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/08/ilk-adm-p9.html' title='İlk adım (p9)'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJryivCnUII/AAAAAAAAACs/-sNdTyxsrrI/s72-c/fantasy+46.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-5154905139577675958</id><published>2008-07-31T23:19:00.000+03:00</published><updated>2008-12-10T02:54:28.143+02:00</updated><title type='text'>Info - Feyr ve Rukk'lar</title><content type='html'>Geçen haftaya oranla daha yavaş geliyor yazılar biliyorum. Bölümleri daha uzun ama aralıklı vermeye karar verdim. Öteki türlü hem ben tükeniyorum, hem hikaye saçmalayabiliyor. Bu nedenle haftada 2-3 güncelleme olarak devam edecektir hikaye, okuyucuların bilgisine sunarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse gelelim infoya. Geçen bölüm ilk defa adı geçen Rukk ve Feyrlerden bahsetmek gerekli sanırım. Hep bahsedeceğimi söylediğim Syrenleri ise ayrı bir bölümde, diğer bir kaç ırkla birlikte işleyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Feyr:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Feyrler aşağı yukarı insan görünümüne sahip ancak güvenilmez karakterleri yüzünden insan medeniyetleri içinde pek tutunamamış bir ırk. İnsanlarla aralarındaki ilk dikkat çeken farkları alınlarından başlayıp geriye doğru kıvrılan boynuzları ve çift eklemli bacakları ile toynaklı ayakları. Eğer aklınıza Warcraft'taki Dreanei'ler geldiyse şekil olarak doğru yoldasınız demektir. Ancak alıntı yapan varsa Blizzarddır, ben Feyrlerin tipini belirleyeli 2 yıldan fazla oluyor. Görünüş konusunda temel aldığım kaynaklar, DnD'de yarı iblis yarı insan özelliklerine sahip olan "Tiefling"ler ve yarı elf yarı iblis olan "Feyr'i"ler (kolayca görülebileceği gibi isim de oradan geliyor) olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belirtilen bu temel fiziksel farklılıkların yanında, bir diğer önemli Feyr özelliği de, insanlarla aşağı yukarı aynı yaşam sürelerine sahip olsalar da Feyrlerin fiziksel olarak asla gençliklerini kaybetmemeleridir. Yaşlı ve genç Feyrleri birbirinden ayırmanın tek yolu saçlarının rengidir. Gençliklerinde simsiyah saçlara sahip olan Feyrlerin saçları zamanla gümüşe ve son olarak da beyaza döner.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözleri iri ve hafif oval olan Feyr'lerin göz akları yoktur. Her renkten örneği olan Feyr gözleri, karanlıkta ultraviole ışımaları algılayabilmektedir. Karanlıkta görebilmeye ek olarak çok keskin duyulara sahip olmaları ve gezgin doğaları çoğu insan tarafından engin okyanuslarda yol göstermeleri için kılavuz olarak tutulurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fiziksel farklılıkları bir tarafa, insanlar (ve diğer tüm ırklar) arasında gerçek bir yer bulamamalarının sebebi, değişken doğaları ve daha da önemlisi sadakat ve dürüstlük konusunda diğer ırkların gözünde bir miktar "yetersiz" olmalarıdır. Standart bir insanın gözünde Feyr'ler ya korsan, ya hırsız ya da cadıdır. Arada istisnalar olsa da, ne yazık ki Feyr'lerin çoğu yaşamını haydutluk yaparak yada insanları dolandırarak kazanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güvenilmez doğaları yüzünden kendi aralarında bile tam bir birlik oluşturamayan Feyr'ler, insanların hakim olduğu denizlerde sürekli hareket halinde veya yine insanların ağırlıklı olarak bulunduğu yerleşimlere yakın ufak köylerde yaşarlar. Genellikle ticaret için gittikleri bu yerleşimlerde şüpheci gözler ve elleri her an keselerinde duran gergin tavırlarla karşılanırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar dışında kısmen "büyü" yapma yeteneğine sahip olan Feyr'lerin bu özelliği insan ırkıyla deyim yerindeyse "uzaktan akraba" olmaları sayesindedir. İnsanlar büyüyü bir sanat yada bir bilim olarak görürlerken, Feyrler için büyü basit bir araç olmaktan öteye gitmemektedir. Yine de bu sınırlı bakış açısı, büyülerin etkisini azaltmamaktadır. Feyr cadılarının lanetleri dünya üzerinde en çok korkulan şeylerden birisidir. Bu lanetler o kadar etkilidir ki, kurbanlar canlı canlı çürümeye başlarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Feyr'lerin asıl meşhur uğraşları korsanlıktır. Okyanusların en bilinmedik, en ıssız noktalarına yerleşip, bu noktalardan çevredeki ticaret yollarına akınlar düzenlerler. Kimi zaman ufak kasaba ve köylere bile saldıracak kadar ileri gittikleri görülmüştür. Yine de bu saldırgan tavırlar seyrektir ve Feyr'ler kurbanlarını öldürmek yada açıkça tehdit etmek yerine dolandırmayı tercih ederler. Fakat Feyr'lerin ünü dünyanın dört bir yanında duyulmuşken yalanlarına inandıracak kurbanlar bulmakta zorlanmaya başlamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:130%;" &gt;Rukk:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJI8L6Zj4OI/AAAAAAAAAAc/iyxUd7tO6us/s1600-h/rukk.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJI8L6Zj4OI/AAAAAAAAAAc/iyxUd7tO6us/s400/rukk.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5229308292683260130" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Fiziksel detaylarını anlatmaya en az ihtiyaç duyduğum ırk Rukk'lar sanırım. Geçenlerde arama yaparken Rukk tanımına birebir uyan bir çizim buldum, onu da yanda görüyorsunuz muhtemelen. Ne yazık ki çizerin adını bulamadım o yüzden referans gösteremiyorm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayvani görünüşlerine rağmen, oldukça medeni tavırlar sergileyen Rukk'lar, Syren ırkının kas gücünü oluşturan köleleriyken isyan edip özgürlüklerini kazanmışlardır. Hala pek çok Rukk, Syren egemenliği altında yaşıyor olsa da, bağımsız bir ırk olarak kabul edilebilecek miktarda özgür üyesi mevcuttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basit bir kabile yaşantısı süren Rukk'lar, fiziksel yapıları, sert disiplin ve şeref anlayışlarıyla oldukça acımasız ve muhtemelen "vahşi" bir portre çiziyor olsalar da, ne diğer ırkların düşündüğü gibi kana susamış ne de "medeni" ırkları anlayamayacak kadar aptaldırlar. Rukk'ların Marian teknolojisine uzak olduğu bir gerçek olsa da, bu uzaklık daha çok tercih sebebiyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyü yeteneğinden tamamen mahrum olsalar da, ruhani yaşama ve kabile şamanlarının sözlerine çok önem veren Rukk'lar, önce kabilelerinin idealleri için sonra kendileri için yaşarlar. Kabile yaşlılarının emirlerine karşı gelmek, yetersiz görülmek veya herhangi bir sebeple şerefini kaybetmek bir Rukk için sürgün anlamına gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürgüne yollanan bu Rukklar (ki yollanmaktan öte sürgüne kendi rızalarıyla çıkarlar), genellikle dönüp dolaşıp insanların arasına karışırlar bir şekilde. Paralı askerlik yada fedailik yaparak karnını doyuran Rukk'lar sık rastlanan vakalardır. Hırsızlık ve dolandırıcılık gibi alçaltıcı hareketlerden kati şekilde kaçınmalarına rağmen, kendileriyle alakasız iki kişi arasındaki bu tür bir anlaşmazlığa da karışmamayı yeğlerler. Rukk'lara göre kendileri ve diğer Rukk'lardan başka hiç kimsenin kavgası onlara ait değildir; eğer bu iş için para almıyorlarsa elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlardan çok daha hızlı olgunlaşıp, onlardan daha kısa bir ömür sürmelerine rağmen, bu kısa zamanı olabildiğince dolu geçirmeye bakarlar. Savaşçı bir doğaya sahip olmalarına rağmen, sırf dövüşün verdiği zevk için hayatlarını boş yere kaybetmektense kabileleri için yararlı bir iş başararak ölmeyi yeğlerler. Bu nedenle hayvansı içgüdülerine karşı gelerek tahriklere karşı koymaya ve anlamsız kavgalara girmemeye için özen gösterirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu pasifist mantalitelerine rağmen, bir savaş alanındaki Rukk çoğu rakip için ölüm anlamına gelir. Teknolojik üstünlük göz ardı edilirse, bir Rukk'la yakın dövüşe girmek intihar etmekle aynı şeydir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürgün yada "şerefli" olsun, bütün Rukk'lar eski "efendileri" Syrenlere karşı bitmek tükenmez bir nefret beslerler. İlk görüşte üzerilerine atlamasalar da, yer ve zaman uygun ise bir Rukk'un bir Syren'i boğazlamasını engelleyebilecek çok az sebep vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlara karşı mesafeli ve yeri geldiğinde korku yada saygılı bir yaklaşıma sahiptirler. Kendisini güvenilir biri olarak Rukk'a kabul ettirebilmiş olan her insan onlarla düzeyli bir ilişki kurabilir. Feyr'ler ise güven konusunda pek başarılı olmadığından iki ırk arasında genellikle sessiz bir gerginlik hüküm sürer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bu iki önemli ırkı da aradan çıkarttığıma göre bir sonraki info konusu, araya başka bir şey girmezse, Flatworld'ün "yerli" ırkları olan Syren, Goblin ve Chien'ler hakkında olacak. Ama info'dan önce hikaye en az 1-2 bölüm daha ilerleyecektir. Uzun ve baygın cümlelerime dayandığınız için tekrar teşekkürler :)&lt;br /&gt;&lt;iframe src="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=rehber&amp;amp;lookitup" style="border: 1px solid black; width: 460px; height: 100%; top: 0px; right: 0px; padding-left: 0px; position: fixed; background-color: white; z-index: 1000; display: none;" id="ResultBox2"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;iframe src="http://images.google.com/images?lookitup&amp;amp;svnum=10&amp;amp;hl=en&amp;amp;gbv=2&amp;amp;start=0&amp;amp;q=%F6y&amp;amp;xcrop=//a%5Bimg%5D&amp;amp;css=div%7Bdisplay:none%7Dimg%7Bborder:0%21important%7D&amp;amp;xremove=//a%5B1%5D&amp;amp;eval=ex=/start=%28%5B0-9%5D*%29/;hr=location.href;document.body.innerHTML+=%27%3Ca%20href=%27+hr.replace%28ex,%27start=%27+%28parseInt%28hr.match%28ex%29%5B1%5D,10%29+21%29%29+%27%3ENext%3C/a%3E%27" style="border: 1px solid black; width: 460px; height: 100%; top: 0px; right: 0px; padding-left: 0px; position: fixed; background-color: white; z-index: 1000; display: none;" id="ResultBox4"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;iframe src="http://www.answers.com/%F6y?lookitup&amp;amp;css=div.ads,div#headerSection,div#navigationSection,div#footer,table#copyrightTable,p.didYouMean,div#shopping%7Bdisplay:none%21important%7Ddiv#new_left%7Bmargin:0%21important;padding:0%21important%7D" style="border: 1px solid black; width: 460px; height: 100%; top: 0px; right: 0px; padding-left: 0px; position: fixed; background-color: white; z-index: 1000; display: none;" id="ResultBox8"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;iframe src="http://www.imdb.com/find?s=all&amp;amp;q=sadece%20bir%20ara%E7%20olarak%20kullan%u0131rlar.&amp;amp;x=0&amp;amp;y=0" style="border: 1px solid black; width: 460px; height: 100%; top: 0px; right: 0px; padding-left: 0px; position: fixed; background-color: white; z-index: 1000; display: none;" id="ResultBox5"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;iframe src="http://en.wikipedia.org/w/index.php?lookitup&amp;amp;title=g%F6r%FClm&amp;amp;printable=yes&amp;amp;css=div#footer,h3#siteSub,div#contentSub%7Bdisplay:none%7Dh1%7Bfont-size:16px%7Da%7Bcolor:blue%21important%7D&amp;amp;xremove=//div%5B@class=%27infobox%20sisterproject%27%5D" style="border: 1px solid black; width: 460px; height: 100%; top: 0px; right: 0px; padding-left: 0px; position: fixed; background-color: white; z-index: 1000; display: none;" id="ResultBox0"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-5154905139577675958?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/5154905139577675958/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=5154905139577675958' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/5154905139577675958'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/5154905139577675958'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/07/info-feyr-ve-rukklar.html' title='Info - Feyr ve Rukk&apos;lar'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJI8L6Zj4OI/AAAAAAAAAAc/iyxUd7tO6us/s72-c/rukk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-6045154195313670601</id><published>2008-07-30T20:00:00.001+03:00</published><updated>2008-12-10T02:54:28.249+02:00</updated><title type='text'>Yağmur altında (p8)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJMAHr7pr8I/AAAAAAAAABU/7KHJ2PV8IME/s1600-h/CliffHouseStorm.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://1.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJMAHr7pr8I/AAAAAAAAABU/7KHJ2PV8IME/s400/CliffHouseStorm.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5229523724359282626" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Yağmur şiddetlenmişti. O kadar şiddetlenmişti ki düşen yağmur damlaları insanın canını yakıyordu. Şatonun girişinde, kapının kirişinin altında bahçede sıraya dizilmiş adamları izliyordu Anton.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolculukta "bakıcılık" yapmaları için tutulan adamları Viktor bu yağmur altında bahçede tutmuş, hazır olda bekleterek tek tek "inceliyordu". "Biraz da adamların direncini ölçüyor" diye düşündü Anton. Viktor ise sanki yağmur onun üzerine yağmıyormuş gibi adamların etrafında dolaşıp bir şeyler söylüyordu bağırarak. Ancak yağmur damlaları ve belirli aralıklarla patlayıp insanı yerinden zıplatan gök gürlemeleri yüzünden tek kelime bile duyulmuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kiriş altında duruyor olmasına ve üzerindeki uzun paltosuna rağmen, sürekli yön değiştiren rüzgarın savurduğu yağmur damlaları Anton'u sırılsıklam yapmıştı bile. Fakat ıslaklıktan öte adamların tiplerini tam seçememekten rahatsız oluyordu. Bu sırada arkasındaki büyük şato kapısının açıldığını hissedince ağırlığını yana vererek kapıyı açana baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dom elinde bir kaç sandviçle gelmişti. Bir tanesini kardeşine doğru atarak kirişin diğer tarafına yaslandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Eee? Nasıl buldun adamları?" diye sordu Dom. Bir yandan elindeki sandviçlerden kocaman ısırıklar alıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yüzlerini bile seçemiyorum lanet yağmur yüzünden. Ama 4 adam bir de Rukk seçebiliyorum. Şu diğer silüet nedir anlamadım. Kurt falan mı acaba?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hayır köpek o. Adamlardan birinin köpeğiymiş. Adı da 'Kuduz'du galiba" dedi Dom ağzındaki lokmayı yutarken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"'Kuduz' mu? Bir köpek için saçma bir isim. Gerçekten kuduz değilse sorun yok tabi."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"O yaratığı köpek diye sıfınlandırmak hakaret olur sanırım. Baksana neredeyse ufak bir at kadar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Neyse köpeği boşver de..." dedi Anton "...diğerleri kimmiş öğrenebildin mi?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünmek için çiğnemeye bir an ara veren Dominic "Adamlardan birisi doktormuş. Diğer ikisi ise Avcılar'dan diye duydum ama emin değilim. Doktor Carinan, avcılar da Samarren." diye cevap verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Samarren mi?" diye kafasını Dom'a çevirdi Anton. "Samarrenleri nerden bulmuşlar? Soğuk havadan etkilenmeleri gerekirdi..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Evet ben de öyle biliyorum ama..." derken bir ısırık daha aldı Dom. Bir süre adamlara bakıp ağzındaki lokmayı çiğnedikten sonra "...kalın giyinmişler herhalde" dedi dalga geçerce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abisinin bu espirisini görmezden geldi Anton ve Viktor'un nutuk çektiği adamları bir süre daha izledi. Duyamıyor olmasına rağmen Viktor büyük ihtimalle "çok önemli ve tehlikeli bir göreve çıkacaklarından, bu işe girişen herkesin hizmet ettikleri bu iki soylu genç için gerektiğinde hayatlarını vermeleri gerekeceğinden" falan bahsediyordur diye düşündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Diğerlerine ne diyorsun?" diye sordu Dom dalıp giden kardeşine. Bu arada 3. sandviçi yemeye başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dom'a dönmeden "Ne düşünebilirim? Rukk işte. Hepimizi öldürüp kanımızı içmezse iyidir" diye cevap verdi Anton. Rukk'larla pek yüzyüze deneyimi yoktu ama gördüğü ve işittiği kadarıyla hepsi hayvan bozması vahşilerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anton'un bu kadar önyargılı konuşması garibine gitmişti Dom'un. Ayrı oldukları sekiz sene boyunca Dominic vaktinin çok büyük bir kısmını serserilerle, dolandırıcılarla, paralı askerlerle, fedailerle ve buna bağlı olarak insanlar tarafından "2. sınıf" sayılan ırklarla geçirmişti. Anton bir Rukk'la aynı gemide bir kaç hafta geçirdikten sonra fikri değişekti muhtemelen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Dördüncü adam kim?" diye sordu bu arada Anton. Dominic diğerleri hakkında birşeyler söyleyince, tam göremese de adamları biraz seçebilmeye başlamıştı. Ama dördüncü adam uzun bir pelerine sarınmıştı ve başında da başlık vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Dördüncüsü adam değil, kadın." dedi Dominic sesinde bariz bir tınıyla. Anton abisinin gözlerini kadına diktiğini ve suratının o çok iyi bildiği ifadeyi aldığını fark etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Dominic sakın..." diye abisini uyarmak için ağzını açmıştı ki, Viktor'un uygun adım kendilerine doğru yürüdüğünü gördü. İki kardeş de yaklaşan adamı görünce rahat hallerinden silkinip doğruldular. Viktor'un etrafındakileri hizaya sokmak gibi bir etkisi vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önlerinden geçerken ikisine de kısaca bir bakış atan Viktor hiç hızını kesmeden binaya girdi. Tayfanın geri kalanı biraz geriden Viktor'u takip ediyordu. Önce kalın paltosu ve elinde ağır gözüken bir çantayla doktor girdi. Orta yaşlı, cılız bir adama benziyordu ve etrafına ağır bir koku yayıyordu. Anton'un burnuna nereden hatırladığını çıkartamadığı bir kaç tanıdık koku gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşlı adamın ardından ters ters bakan Anton, o sırada içeri girmekte olan iki Samarren (ve devasa köpekleri) ile Dominic'in birbirlerini tanıyormuş gibi bakışmalarını son anda yakaladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adamlar geçip gittikten sonra Dom'a soran gözlerle bakmaya başladı fakat yakalandığını fark eden Dominic kardeşinin bakışlarından kaçınmak için kapının önünde içeri girmek için bekleyen Rukk ve kadına doğru çevirmişti başını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rukk ve kadın kapının önünde yüzyüze durmuş, diğerinin geçmesini bekleyerek sessiz bir irade savaşı veriyorlardı. İki kardeş müdahale etmeye çekinerek bu sahneyi izlemekle yetiniyorlardı. Sonunda kadın pes etti ve kendisinden neredeyse 1 metre daha uzun olan Rukk'a yol verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hrmff!" diye gürültülü bir şekilde nefes veren Rukk ayaklarını yere vura vura içeriye girdi. Her attığı adımda yağmur sesini bastıracak kadar ses çıkıyordu. Anton yüzünü buruşturarak geçen Rukk'un arkasından bakmaya devam ediyordu ancak Dominic'in dikkatini daha çok kadın çekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rukk içeri girdikten sonra kadın da hareketlendi ve bir hışımla kardeşlerin önünden geçti. Dom ise kadının arkasından koşturarak yolunu kesti ve önünde hafifçe eğilerek "Hanımefendi..." dedi. Ancak kadının masmavi gözlerinin içi buz gibiydi. Bu nezakete pelerinini bir hareketle çıkartıp Dominic'in üzerine atarak cevap verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pelerinin altında kalan Dominic kadının yanından hızla geçtiğini hissetti ama asıl sinirini bozan Anton'un kahkahalarıydı. Başıan dolanan pelerinle yaşadığı ufak boğuşmanın ardından Anton'a "Daha gülmek için çok erken genç adam!" dedi gözlerini kısarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ah be abicim" dedi Anton en alaylı tonuyla. "Ben pelerine gülmüyorum ki..." dedi ve kafasıyla holde uzaklaşan kadını işaret etti. Pelerini bir kenara fırlatan Dom şaşkın bir suratla kadına doğru döndü. Yenilmiş bir ifadeyle kafası önüne düşerken, Anton kolunu abisinin omzuna attı ve "kadının Feyr olmasına gülüyorum." dedi gülerek.&lt;br /&gt;&lt;iframe src="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=i%20ister%20istemez%20hizaya%20sokmak%20gib&amp;amp;lookitup" style="border: 1px solid black; width: 460px; height: 100%; top: 0px; right: 0px; padding-left: 0px; position: fixed; background-color: white; z-index: 1000; display: none;" id="ResultBox2"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-6045154195313670601?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/6045154195313670601/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=6045154195313670601' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/6045154195313670601'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/6045154195313670601'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/07/yamur-altnda-p8.html' title='Yağmur altında (p8)'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJMAHr7pr8I/AAAAAAAAABU/7KHJ2PV8IME/s72-c/CliffHouseStorm.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-7854994279486923454</id><published>2008-07-28T18:47:00.002+03:00</published><updated>2008-12-10T02:54:28.898+02:00</updated><title type='text'>Info - Flatworld: Teknoloji ve Büyü</title><content type='html'>Dün yazmayı planladığım infoyu bugün ancak gece yazmaya vaktim oldu. Bir kaç kişiden dünyadaki teknolojik seviye hakkında sorular aldım. Ona ek olarak büyü konusunda da bazı şeyleri açıklığa kavuştursam fena olmayacak gibi geliyor. Neyse, daha az geyik, daha çok açıklama.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:130%;" &gt;Teknoloji:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJL9cyi3JgI/AAAAAAAAAA0/Gbg1FKvHxQY/s1600-h/bug.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJL9cyi3JgI/AAAAAAAAAA0/Gbg1FKvHxQY/s400/bug.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5229520788376724994" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Flatworld'de teknolojinin normunu belirleyen ırk Marianlar olduğu için, onların sahip olduğu teknolojiyi anlatmam daha doğru olacaktır. Sonuçta diğer ırkların çoğu Marian teknolojisini kullanmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marian teknolojisi çeşitli dallar altında incelenmeli. Bunların başında da fizik ve biyoloji gelmekte. Tarihi bilgilere göre ilk dönemlerinde çok daha yüksek teknolojiye sahip olan insan ırkı kısa bir süre de pratik bilimi büyü ile değiştirmiş ve bir anlamda "gerileme" yaşamıştır. Binlerce yıl süren bu "geri" dönem, insanların büyü yapabilme yeteneklerini kaybetmeye başlaması ile son bulmuş ve kaybedilen bilimsel birikimler geri kazanılmaya çalışılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;400 yıla yayılan bir süreç içinde insanların tıp bilgisi, zaten var olan "büyü" bilgisiyle birleştirilerek çok büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Marianların tıp bilgisi, günümüz dünyasının modern tıbbıyla yarışamayacak seviyede olsa da, o yönde hızla yol almaktadır. Diğer bilim dallarından daha ilerde olan Marian tıbbı, bizim dünyamızın 1940-50 dönemine eş değer bir seviyededir. Büyük şehirlerde hastaneler, Marian kolejlerinde tıp okulları vardır. Askeri birliklerde mutlaka doktorlar bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Flatworld tıbbının bir diğer kazancı ise, bu dünyada yetişen, normalin üzerinde iyileştirici etki yaratan bitkilerin varlığıdır. Bu bitkilerle yapılan ilaçlar, merhemler ve "iksirler", yaraların iyileşme potansiyelini çok yükseklere çıkartmaktadır. Bu tür yüzeysel tedavi yöntemlerine ek olarak mikro biyoloji ve genetik gibi konularda da kayda değer bir bilgi birikimine sahiptirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marianlar, fizik konusunda teorik ve pratik olarak günümüz dünyasından 100-200 yıl kadar geridedirler. Buharla çalışan makinalar ve üretim bandı mantığıyla çalışan fabrikalar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamış, tren gibi, motorlu gemiler gibi buhar temelli çalışan araçlar büyük şehirlerde boy göstermeye başlamıştır. Flatworld'ün metropolü Spire'da, şehrin alt ve üst kısmıyla bağlantıyı sağlayan bir metro sistemi bile oluşturulmuş, Spire dağının kuzey ve güneyinde bulunan şehrin iki ayrı bölgesi de tren hattıyla birleştirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçten yanmalı motorların ve bireysel kullanım için üretilmiş motorlu araçların daha teori seviyesinde olmalarına rağmen, belirli komutlara uyan buhar gücü ile çalışan "robot"lar çok nadir de olsalar kimi yerlerde görülmektedirler. Mekanik hareketi tamamen fiziksel gerçeklik ile sınırlı olsa da bilinçli hareketlerini sağlayan ve komutları uygulamalarını sağlayan elektronik teknolojisi Marianlar tarafından daha hayal bile edilmemiş olduğu için bu tür makinaların "büyü"ye dayanan mekanizmaları da mevcuttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barut ve ateşli silahlar herhalde tekrar yükselen bilim akımının halkın hizmetine sunduğu ilk teknoloji olmuştur. Otomatik tabancalar ve makinalı tüfekler bu çağda ancak prototip silahlar olarak görülebilirken, altıpatlar da denen revolver tabancalar ve uzun menzilli tüfekler çoğu insan tarafından yoğun şekilde kullanılmakta; gemilerde toplar, kalelerde ve savaş alanlarında mitralyözler gibi sabit, ağır silahlar boy göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulaşım konusunda da yine teknolojik gelişmeler olmuştur. Büyük bir çoğunluğu okyanuslarla kaplı ve medeniyetlerin çoğu adalara bölünmüş bu dünyada ilk hedef bu uzun yolculuk sürelerini daha kısa ve daha güvenli kılmaya çalışmak olmuştur. Deniz taşımacılığı hala rüzgar gücü ile hareket eden yelkenli gemilere bağlı olsa da (Flatworldde belli deniz rotaları üzerindeki güçlü rüzgarlar ve okyanus akıntıları gemilerin bu rotalardaki hızını normalin çok üzerine çıkartmaktadır) buhar motorlu gemiler ortaya çıkmaya başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJMDSFhWZLI/AAAAAAAAAB8/akPPT2e-j-k/s1600-h/B3BD65_fullsize.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJMDSFhWZLI/AAAAAAAAAB8/akPPT2e-j-k/s400/B3BD65_fullsize.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5229527201561863346" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Deniz üzerinden taşımacılığın etkinliğinin arttırılması her ne kadar önemli bir hedef olsa da, "denizin üzerinden" taşımacılığın ortaya çıkması için harcanan çaba çok daha yüksektir. Sıcak hava balonlarının icadının ardından hidrojenle çalışan zeplinlerin ortaya çıkması çok zaman almamıştır. Zeplin teknolojisi, Marian'lar pek kafa yorulmamış bir yöntem olsa da, diğer bazı ırklar arasında oldukça rağbet görmüştür. Marian'ların asıl amacı Thulien'lerin Fırtına Avcılarına rakip olacak bir fikir bulmaktır. Şu ana kadar pek başarılı olmasalar da, havacılık alanında kaydettikleri ilerlemenin hızına bakılınca kısa süre içinde uçak teknolojisine ulaşmaları olasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Flatworld'ün bir diğer teknolojik lideri olan Thulien'ler, çoğu konuda Marian teknolojisinden yararlanıyor olsalar da, kendilerine has bir üstünlüğe sahiptirler: elektrik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellerindeki var olan örnekleri kopyalayarak çoğalttıkları elektrik motorlarıyla çoğu temel ihtiyaçlarını gideren Thulienler ayrıca yaşadıkları bölgelerde kurdukları rüzgar milleri ile dünyanın tek elektrik üreticileridirler. Astronomik fiyatlara Marian ve Carinan soylularına satılan elektrik teknolojisi Thulienlerin en büyük gelir kaynaklarından birisidir. Marian bilim adamları tarafından potansiyeli tam keşfedilememiş ve Thulienler tarafından da sadece pratik amaçlarla kullanılan elektrik şu anda sahip olduğu ilgiyi görememiş bir hazine olarak beklemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:130%;" &gt;Büyü:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet asıl değinmek istediğim konu bu işte. Öncelikle şunu belirteyim, "büyü" diğer pek çok fantastik dünyada olduğu gibi sınırsız ve sokaktan geçen herkesin kullanabildiği birşey değil. 6000 küsür yıllık tarih boyunca büyü her zaman insanlara (ve çok az da olsa Feyr'lere) özel bir sanat olarak kalmış ve dünya üzerinde hakim ırk olmalarında önemli bir rol oynamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyü olarak adlandırılan şey, insanların çevredeki faktörleri iradelerine göre şekillendirmeleri ve yönlendirmeleridir. Ancak bu iradeyi gerçekliğe uygulama yeteneği zamanla zayıflamaya, sonunda sadece yıllarca bu konu üzerine eğitim alıp, hayatlarını bu işe adayanlara özel bir şey haline gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fiziksel dünyanın öğelerini değiştirme üzerine kurulu olduğu için "olayların işlemesi" hakkında yoğun bir bilgi gerektiriyor ve öğrenimi zorlaşıyordu. Bunun üzerine, zaten geleneksek olarak altıya ayrılan büyü, altı ayrı dalda incelenmeye başlandı: Ruh, Beden, İsim, Kader, Güç ve Madde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruh dalı, canlı ve cansız her varlığın sahip olduğu ruhlarla iletişim ve onları kontrol üzerinedir. Bu bir diğer bilinçli canlı ile telepatik bağ kurmaktan, bitkiler gibi bilinçsiz canlılar yada kayalar, denizler, bulutlar gibi tamamen cansız maddelerle iletişim kurmaya yarar. Aynı zamanda cansız maddelere hareket kazandırmak (ölü bedenleri hareket ettirmek, masaları, sandalyeleri bilinçli yaratıklar haline getirmek, ağaçlara hareket kabiliyeti vermek) gibi bir kullanım alanı da vardır. Ruh dalının temelinde müzik bilgisi yatar. Müzik ve ses yolu ile oluşturulan ezgiler, evrensel olarak bütün ruhlar tarafından anlaşılan bir dildir. Bu nedenle bu dalın öğrencileri sıkı bir müzik eğitiminden geçerler. Ayrıca insan ruhu dışındaki ruhlarla iletişim kurabilmek için empati, diplomasi ve görgü kuralları eğitimi görürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beden dalı, adından da anlaşılacağı gibi insanın kendi bedeni üzerinde değişiklikler yapmasına, yaraları ve hastalıkları iyileştirmesine olanak sağlar. Dünya çapında tıbbın bu kadar ileri olmasının sebebi budur, çünkü yaraları iyileştirebilmek veya fiziksel değişim geçirmek için öncelikle insan bedeninin nasıl işlediği bilinmeli ve gerçekleştirilecek değişimin nasıl olacağı, nasıl işleyeceği bilinmelidir. Flatworld insanları arasında hücre ve mikrop bilgisi binlerce yıldır mevcuttur. Kısacası bu dalda eğitim gören öğrenciler aynı zamanda bir doktorla aynı seviyede tıp bilgisine sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsim dalı, fiziksel konularla en az sınırlanmış daldır. Eski Lantian lehçesiyle başkalarının zihinlerine direkt olarak etki etmeye dayanır. Kişinin verdiği emirler karşısındakinin bilinçaltına etki eder ve onu verilen emre itaat etmeye zorlar. Bu dalın ustaları seslerini o kadar iyi kontrol edebilmektedirler ki emirleriyle fiziksel gerçeklik üzerinde anlık değişiklikler gerçekleştirebilmektedirler. İsim dalı hitabet sanatı ve edebiyat bilgisi gerektirmektedir. Ayrıca öğrenciler seslerini kontrol etmeleri için şan ve telafuz dersleri almaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kader dalı, adının aksine olasılıklar ve olasılıkların dolaylı yollarla etkilenmesi üzerinedir. Kader öğrencileri mantık, felsefe ve matematik üzerine çok yoğun bir eğitim alırlar. Bu dal pratikte, olayların gelişmesi en olası şekli yerine, öğrencinin iradesiyle kendi tercih ettiği, başka bir olasılığa yönlendirilmesi şeklinden işler. En basit örnek havaya atılan bir paranın hangi yüzüyle düşeceğini etkilemek üzerinedir. Fırlatılan paranın hangi yüzü üzerine düşeceğini havadayken tahmin edip bu olasılığı etkilemek görünürde imkansız olsa da, uzun yıllar süren eğitimden sonra öğrenciler bunu kolayca gerçekleştirebilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güç dalı, fiziksel gücü değil, ısı, elektrik ve manyetizma gibi kuvvetleri kapsamaktadır. Bu dalın kullanımına ait bir örneği hikayenin geçen bölümünde Anton ocağı yakarken vermiştim. Örnekte görüldüğü gibi bu dalı kullanmak için önce yakacak uygun bir madde (odun) ve ateşin ortaya çıkmasını sağlayacak ortam (oksijen, hava) gerekmektedir. Tahmin edebileceğiniz gibi "Güç", fiziğin çeşitli dalları üzerine yoğun çalışma gerektirmektedir. Güç dalının ustaları, çevre sıcaklığını değiştirerek rüzgarlar yaratmak, hava olaylarını kontrol etmek gibi meziyetlere sahiptirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madde dalı ise ne olduğu açık bir diğer dal. Maddelerin renk, ağırlık, şekil gibi basit karakteristik özelliklerinin değişimin yanında bir maddenin başka bir maddeye dönüştürülmesi (ki nükleer fizik bilgisi gerektirmekte) yada büyük kütlelerin şekillendirilmesi (örneğin yer sarsıntısı yaratmak, mekanik fizik bilgisi gerektiriyor) gibi daha komplike şeyler gerçekleştirilebilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dallar dışında, bir "büyücü" iradesini gerçekliğe uygulamak için önce daha basit bir şey üzerine konsantre olup dikkatini toplamak zorundadır. Bunun için bir "odak" objesi kullanılır. Odak objesi çok basit bir geometrik şekilde, elde yada sadece avuçta tutulabilecek kadar ufak olmalıdır. Bütün dikkat bu obje üzerine, oradan da gerçekleştirilecek etkinin normal yollarla gerçekleşmesi için gereken olayların oluş şekli düşünülmeli ve buna konsantre olunmalıdır. Uygun eğitimi almış kişiler için bütün bu süreç sadece bir kaç saniye almaktadır. Büyü eğitimi almak için kişinin üstün bir gözlem ve olayları hızlı değerlendirme yeteneğine sahip olması gerekmektedir. Olayların doğal şekilde oluşma sürecini bildikten sonra bunu yaratmak büyücü için çok daha az zahmet isteyen bir iştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Büyü"nün oluşturulması için gereken yöntemler uzun süren ve maddi olarak zorlayıcı bir süreç gerektirdiğinden, büyücülük kurumu sadece zenginlere ve soylulara ait hale gelmiştir. Fakat modern bilimin halkın herkesimine hitap eden, daha kolay ve pratik çözümler sunması büyünün popularitesini giderek kaybetmesine sebep olmaktadır. Yukarıda belirttiğimden daha başka, sayısız sınırlamaya(Beden dalı ile bir adamın karşısına oturup iyileştirmenin, o insanın tıbbi müdahale ile iyileşmesiyle aşağı yukarı aynı süre alması örneğin) sahip olan büyü, halk arasında bir süre sonra tarihe karışacak bir sanat olarak görülmekte.&lt;br /&gt;&lt;iframe src="http://www.imdb.com/find?s=all&amp;amp;q=askeri%20%28ve%20elbette%20yasad%u0131%u015F%u0131%29%20grup&amp;amp;x=0&amp;amp;y=0" style="border: 1px solid black; width: 460px; height: 100%; top: 0px; right: 0px; padding-left: 0px; position: fixed; background-color: white; z-index: 1000; display: none;" id="ResultBox5"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;iframe src="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=ilmektedir.&amp;amp;lookitup" style="border: 1px solid black; width: 460px; height: 100%; top: 0px; right: 0px; padding-left: 0px; position: fixed; background-color: white; z-index: 1000; display: none;" id="ResultBox2"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;iframe src="http://www.chambersharrap.co.uk/chambers/features/chref/chref.py/main?lookitup&amp;amp;title=21st&amp;amp;query=%E7ten&amp;amp;css=body%7Bbackground-image:none;margin:5px%7Ddiv.hr%7Bdisplay:none%7D&amp;amp;crop=%3Cdiv%20class=%22hr%22%3E%7C%3Cdiv%20class=%22hr%22%3E" style="border: 1px solid black; width: 460px; height: 100%; top: 0px; right: 0px; padding-left: 0px; position: fixed; background-color: white; z-index: 1000; display: none;" id="ResultBox3"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;iframe src="http://images.google.com/images?lookitup&amp;amp;svnum=10&amp;amp;hl=en&amp;amp;gbv=2&amp;amp;start=0&amp;amp;q=taraf%u0131ndan&amp;amp;xcrop=//a%5Bimg%5D&amp;amp;css=div%7Bdisplay:none%7Dimg%7Bborder:0%21important%7D&amp;amp;xremove=//a%5B1%5D&amp;amp;eval=ex=/start=%28%5B0-9%5D*%29/;hr=location.href;document.body.innerHTML+=%27%3Ca%20href=%27+hr.replace%28ex,%27start=%27+%28parseInt%28hr.match%28ex%29%5B1%5D,10%29+21%29%29+%27%3ENext%3C/a%3E%27" style="border: 1px solid black; width: 460px; height: 100%; top: 0px; right: 0px; padding-left: 0px; position: fixed; background-color: white; z-index: 1000; display: none;" id="ResultBox4"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;iframe src="http://www.answers.com/taraf%u0131ndan?lookitup&amp;amp;css=div.ads,div#headerSection,div#navigationSection,div#footer,table#copyrightTable,p.didYouMean,div#shopping%7Bdisplay:none%21important%7Ddiv#new_left%7Bmargin:0%21important;padding:0%21important%7D" style="border: 1px solid black; width: 460px; height: 100%; top: 0px; right: 0px; padding-left: 0px; position: fixed; background-color: white; z-index: 1000; display: none;" id="ResultBox8"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-7854994279486923454?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/7854994279486923454/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=7854994279486923454' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/7854994279486923454'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/7854994279486923454'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/07/info-flatworld-teknoloji-ve-by.html' title='Info - Flatworld: Teknoloji ve Büyü'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJL9cyi3JgI/AAAAAAAAAA0/Gbg1FKvHxQY/s72-c/bug.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-7413977133438642594</id><published>2008-07-28T16:37:00.001+03:00</published><updated>2008-07-28T22:00:19.748+03:00</updated><title type='text'>Fırtına yaklaşırken (p7)</title><content type='html'>Dom Anton'un başında durmuş, masada kitaplar ve haritaların üzerinde horuldamakta olan kardeşini seyrediyordu. Dışarda yağmur camları dövüyor, şatonun bulunduğu yarın aşağısındaki kayalıklara vuran güçlü dalgaların sesi geniş odanın içinde yankılanıyordu. Saatine baktı, 11:45'i gösteriyordu. Öğlen olmasına rağmen dışarısı gece kadar karanlıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkatini hala uyumakta olan kardeşine verdi Dom. Nasıl uyandıracağını düşünürken yüzüne hınzır bir ifade geldi. Masada kardeşinin karşısına geçip suratına doğru "HEY!" diye bağırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra çok uğraşsa da hatırlayamayacağı güzel bir rüyadan bu şekilde uyandırılan Anton'un tepkisi, şaşkınlık ve şokla masadan doğrulup o hızla sandalyeyle birlikte geriye devrilmek oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yere devrildikten sonra kendisine çarpan şeyin ne olduğunu anlamaya çalışan Anton, abisinin kahkahalarını duyunca herşeyi kolayca yerine oturttu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ha ha, çok komik." dedi Anton yerden doğrulmaya çalışırken. Dominic hala gülüyor olmasına rağmen Anton'un yanına gelip elini uzattı kalkmasına yardımcı olmak için. Anton, Dom'a kırgın bir ifadeyle bakıp karşılık vermemesine rağmen, kısa bir duraklamanın ardından abisinin eline uzandı ve ayağa kalktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anton üstünü başını düzeltip yan odadaki lavaboya doğru yürürken Dom kıs kıs gülmeye devam ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Daha olgunca uyandırılmayı beklerdim ama 'olgun' ve 'sen' hala aynı yerlerde gezinmiyorsunuz görünüşe göre" diye seslendi Anton yüzünü yıkarken. Kendine gelip banyodan çıkınca Dominici kapının yanında kollarını kavuşturmuş beklerken buldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anton daha ağzını açıp birşey diyemeden "Ufak gezimiz iptal oldu" diye daldı aradan. Tamamen alakasız birşey söyleyecek olan Anton'un aklına sırasıyla o sabah erkenden yola çıkmaları gerektiği, kendisinin hala hazırlanmamış olduğu, Dominic'in hala hazırlanmamış olduğu, babasının bütün yolculuk planından caymış olma ihtimali ve şimdi ne yapması gerektiği gelse de "N-ne?!" diyebildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kardeşinin böyle bir tepki vereceğini önceden kestiren Dominic sadece pencereyi işaret etmekle yetindi. Önce tek kaşını kaldırarak abisine bakan Anton hızla pencereye doğru yürüyüp dışarıya baktı. Yağmurdan ve alabildiğine uzanan okyanustan başka birşey yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir parça yağmur için mi ertelendi bütün yolculuk?” diye Dom’a döndü hışımla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir parça yağmur mu?” diye cevap verdi Dom “Dikkatli bak biraz, fırtına bulutları bunlar. Bir kaç saat sonra cehenneme dönecek dışarısı.”. Anton yine de pek tatmin olmuşa benzemiyordu bu cevaptan. “Hem hazırlıkları tamamlayamadık, her şey çok aceleye geliyor diyen sen değil miydin?” diye devam etti Dom.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet ama...” diyecek gibi olduysa da sadece hayal kırıklığına uğramış gözlerle boş boş bakmaya devam etti. Yine de daha gemileri gelmemişti, Armand’ın gezi için tuttuğu adamlar ortada yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dominic elini kardeşinin omzuna koyarak “Amma sabırsızsın be oğlum” dedi  “Gel bir şeyler yiyelim. Viktor tayfayla ‘tanışıyor’ aşağıda. Hepsini sorguya çekmeye başlamadıysa ne olayım”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anton heyecanlı bir sesle “Ne? Geldiler mi?” diyerek gözlerini dışarıda yağan yağmurdan abisine çevirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aa... Evet söylemeyi unuttum değil mi?” dedi Dom ama daha cümlesini tamamlayamadan Anton odadan çıkmış merdivenlere doğru koşmaya başlamıştı bile. Dom da yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle kardeşinin peşinden yürümeye başladı yavaş yavaş. “Bir de bana çıkışıyor olgun değilsin diye. Bir parça bile büyümemiş” diye düşünüyordu odadan çıkarken.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-7413977133438642594?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/7413977133438642594/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=7413977133438642594' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/7413977133438642594'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/7413977133438642594'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/07/frtna-yaklayor-p7.html' title='Fırtına yaklaşırken (p7)'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-1983150241163272442</id><published>2008-07-27T13:37:00.001+03:00</published><updated>2008-12-10T02:54:29.192+02:00</updated><title type='text'>Bir fincan kahve (p6)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJL-wtk0c6I/AAAAAAAAABE/JoyoVhAuIrk/s1600-h/bedlam2.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJL-wtk0c6I/AAAAAAAAABE/JoyoVhAuIrk/s400/bedlam2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5229522230151771042" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Eve döneli 3 gün olmuştu ve Anton hala hazırlıklarını tamamlayamamıştı. Viktor'un seçtiği adamlar ve özel olarak tuttukları rehber yarın şatoya ulaşacaktı ancak güneşin doğmasına üç saat kalmış olmasına rağmen hala rota çizilmemiş, haritalar tamamıyla incelenmemişti. Uykusuzlukta kafası çatlayan Anton, alnını kitaplardan ve haritalardan oluşan bir kümeye dayamış düşünüyordu. İki gün boyunca içen Dom daha dün ayılmıştı. Viktor ve Armand ise ortalarda gözükmüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafasını kaldırıp etrafına baktı Anton; kahve arıyordu. Masanın üzerindeki kitap kümelerini araladı dolu bir kap bulmak için. Peh hepsi bitmişti. Uşakları da çağıramazdı, bu saatte kim ayakta olurdu ki zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elleriyle saçlarını geriye attı ve masadan kalktı. Odadan çıkacakken gözü aynadaki yansımasına takıldı. Saçları, sakalları uzamıştı iyice. Yarın yola çıkmadan önce bir de traş olması gerekiyordu bir de. Yüzünü buruşturarak odadan çıktı. Neydi bu babasının acelesi? Sanki bir yerlere yetişmeleri gerekiyormuş gibi bütün hazırlıkları oldu bittiye getirmişti Armand. Yine de bütün yolculuk için finansman olduğu ve bütün ihtiyaçları bir iki gün içinde tedarik ettiği için babasına kızamıyordu. En azından suratına karşı. Yine de minnettardı babasına. Neyse ne, şimdi babasını düşünecek vakti yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ses çıkartmadan merdivenlerden hole, oradan da hizmetçilerin odalarının önünden geçerek mutfağa geçti. Kolejde geceleri dışarı sızmak için uğraşılan o kadar saat boşa harcanmamıştı görünüşe göre. Akademi'deyken "dışarı sızmak" gibi bir durum söz konusu bile olmadığından biraz paslanmıştı elbette ama gecenin bu saatinde hiç kimseyi uyandırmadan cezveyi ve kahveyi bulmayı başarmıştı. Tek sorun ocağı yakmaktı şimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gaz ocağı çalışmıyordu. "Herhalde gece gaz vanasını kapattılar" diye düşündü Anton. Yandaki eski odunla ısınan ocağa baktı. Odun vardı içinde hala. Kibrit yada çakmak aramaya başladı ancak bir kaç saniye sonra gözlerini devirerek ocağa geri döndü. Cebinden uğurlu gümüş parasını çıkartıp avcuna aldı. Ocaktaki odunlar önce ısınmaya ve yavaş yavaş tütmeye ardında da alev alev yanmaya başladı. Dört sene Akademi'de okuduktan sonra kim kibrit kullanırdı ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahvenin pişmesini beklerken bir tabure çekerek ufak pencereden şatonun bahçesine bakmaya başladı. Dışarıda hiç bir hareket yoktu. Ancak hareket olmaması hiç kimse olmadığı anlamına gelmiyordu tabi. Surlardaki nöbetçiler dikkatini çekmişti. Eskiden bu kadar nöbetçi yoktu sanki şatoda. Son yıllarda babası, Viktor yada ikisi birden paranoyaklaşmaya başlamıştı görünüşe göre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güvenlik takıntısı olmasına rağmen Viktor'un kendisiyle gelecek olmasından memnundu aslında Anton. Çocukken kendisine ve abisine kendilerini savunmayı o öğretmişti. Kendisi pek dikkatini vermemiş olsa da Dom ve Viktor saatlerce çalışırdı. O zamanlar Dom'un dövüş sanatını öğrenmek için bu kadar çabalamasının tek nedeni küçük kardeşiyle boğuşurken avantaj kazanmak olsa da, evden ayrıldıktan sonraki yıllarda oldukça işine yaramıştı muhtemelen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşüncelerinden sıyrılan Anton kahvenin hazır olduğunu fark etti. Büyükçe bir kaba kahveyi doldurduktan sonra gümüş parasını tekrar çıkarttı. Ocağı açıp alevlere konsantre oldu ve alevler aynı ortaya çıktıkları hızla kayboldular. Bir elinde kahve kabını alan Anton, esneyerek mutfaktan çıkarken gümüş parayı havaya atıp yakaladı ve cebine geri soktu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-1983150241163272442?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/1983150241163272442/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=1983150241163272442' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/1983150241163272442'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/1983150241163272442'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/07/bir-fincan-kahve-p6.html' title='Bir fincan kahve (p6)'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJL-wtk0c6I/AAAAAAAAABE/JoyoVhAuIrk/s72-c/bedlam2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-472520766828609382</id><published>2008-07-26T13:43:00.002+03:00</published><updated>2008-08-01T20:00:26.726+03:00</updated><title type='text'>Beş şişe şarabın ardından (p5)</title><content type='html'>İşte bu sefer iyi içmişti. Dom, şu an saat kaç emin değildi ama, "içmeye başlayalı en az on saat olmuştur" diye hesaplamıştı. Anton kendisini yakalamasaydı herhalde sabaha kadar da devam ederdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sallana sallana holde yürüyordu ki yemek salonundan çıkan babasını görerek durdu. Vücudundaki o kadar alkole rağmen bir anda ayıldı. 250 yıllık aile yadigarı vazoyu kırmış bir çocuk gibi(!) hissediyordu kendisini şu anda. Aslında babasının karşısında her zaman böyle hissediyordu ya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Armand, insanın ruhunu delen gözleriyle oğlunun bu salaş haline bakıyordu. Dom'un hala yarı sarhoş haliyle dimdik durmaya çalışması komik olmaktan çok uzaktı onun için. Dönüp odasına doğru gidecekti ama fikir değiştirip Dom'a yöneldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Eve dönmek şatodaki bütün şarapları içmek anlamına mı geliyor senin için?" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ha-hayır babacığım, elbette hayır. Sadece... Heh... Biraz kendimi kaptırmışım galiba" diye cevap verdi Dom. Dili konuşurken ağzına büyük geliyordu sanki. Sarhoş değilmiş gibi davranmaya çalışıyordu ama bir yandan da babasını bu kadar kolay kandıramayacağını biliyordu. Başka bir konuda bile olsa babasını hiç bir zaman kandıramamıştı zaten. Armand her zaman, her yaptığı hatayı bilirdi. Nasıl beceriyordu bunu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bak Dominic." dedi ve durdu. Hakaret ile nasihat arasında kalmıştı. "Söyleyeceklerimi nasılsa beş dakika sonra unutacaksın biliyorum ama..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dom kendi kendine "Evet, yine nutuk geliyor. Her zaman aynı şeyleri söylüyorsun zaten be adam!" dedi ama aynı yarı sarhoş yüz ifadesiyle babasını dinlemeye devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"...Kendine artık çeki düzen vermenin vakti geldi. Bunu en azından kardeşin için yap..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Beni evden kovup yıllar sonra geri çağırdıktan sonra kendine çeki düzen ver mi diyorsun?" diye sormak istiyordu Dominic ama çenesini tutmayı tercih etti. Ne kadar cevap verirse bu nutuk o kadar uzayacaktı çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"...Seni boşuna onunla yollamıyorum..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Dominic şimdi gerçekten ayılmıştı. Sabahtan beri bunu düşünüyordu zaten. Hatta bu yüzden içiyordu belki de. Babası yıllar sonra neden çağırmıştı onu? "Bir daha adını bile duymak istemiyorum!" demişti. Nedenini sormalı mıydı, yoksa beklemeli miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"...Kardeşinin bu yolculuk fikri delice evet ama öğrenmenin tek yolu hata yapmaktır..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Öğrenmenin tek yolu hata yapmaktır' mı?! Dalga mı geçiyordu bu adam?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Baba!" diye lafını kesti Armand'ın. "Ne diyeceksen dolandırmadan söyle! Karşında çocuk yok!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Armand şaşırmıştı, afallamıştı hatta. Yıllardır ilk defa birisi kendisine böyle çıkışıyordu. Dominic'e bir kere daha baktı. Hala sarhoş bir adam duruyordu karşısında ama... hayır. Artık sekiz sene önceki aklı bir karış havada serseri gibi bakmıyordu oğlu. Farklı birşeyler vardı gözlerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Terbiyesini takınmasını, haddini bilmesini söyleyecekti ama vazgeçti. Kaşlarını hafifçe çatıp oğlunun gözlerinin içine baktı. Dominic bu sessizliği üzerine suratına inecek bir tokat beklerken, Armand hafifçe gülümsedi ve ani bir hareketle dönerek merdivenlere yöneldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dominic'in gözlerini kırpıştırıp dönüp giden babasının arkasından bakarken bir anda hareketlendi. Merdivenlerdeki babasına yetişip kolundan yakaladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hala bir cevap vermedin. Beni neden geri çağırdın? Neden Anton'la yolluyorsun?!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söylemeli miydi? Hayır, bilmese daha iyiydi. "Konuştuklarımı dinlesen anlardın Dominic. Kardeşin böyle bir yolculuk için yeterince... Deneyimli değil. Ona göz kulak olması gereken birisine ihtiyacı var."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Viktor'u ve kim bilir daha kaç tane adamı yollamıyor musun zaten? Bana ne gere..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Neden bu kadar itiraz ediyorsun? Kardeşinle olmak istersin sanıyordum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Elbette istiyorum ama sen bunu neden istiyorsun onu anlamıyorum!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Viktor... ve diğer adamlar Anton'u fiziksel zarardan koruyabilirler ancak. Sen onun başının belaya girmesini engelleyeceksin."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Armand yalan söylüyordu. Dom bunun farkındaydı ve farkında olduğu için de şaşkındı. Şu anda dedikleri doğruysa babası bir koyunu kasaba emanet ediyordu. Anton başını belaya sokmasın diye, başını belaya soktuğu için evinden attığı adama mı güvenecekti? Yok artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ama sen..." diyecek oldu Dom ama kendini tuttu. Babası söylemiyorsa bir nedeni vardı. İçi içini yiyordu öğrenmek için ama nasılsa anlatmayacaktı. Fakat başından savmak için herhangi bir şey söyleyebilecekken neden... Neden? Babasının başka bir şeyden rahatsız olduğunu hissediyordu. Armand'ı bu kadar rahatsız edip kendisini eve geri çağırtan, Anton'u böyle tehlikeli bir yolculuğa yollatan şey ne olabilirdi? Ayrıca, Viktor? Şehir istila etmeye gitmediklerine göre Viktor'a ne ihtiyaç vardı? Çok fazla soru vardı. Sonunda babasına meydan okur gibi bakmayı bırakıp başını eğdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Armand Dominic'in suskunluğunu fırsat bilerek tekrar merdivenlerden çıkmaya başladı. Bu sefer yerinde kaldı Dom. Kısa bir süre boş boş baktıktan sonra mahzenlere giden yönde ilerlemeye başladı. 10 saatlik içki boşa gitmişti, asıl şimdi bir şeyler içmesi gerekiyordu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-472520766828609382?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/472520766828609382/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=472520766828609382' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/472520766828609382'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/472520766828609382'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/07/be-ie-arabn-ardndan.html' title='Beş şişe şarabın ardından (p5)'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-5726189658582037934</id><published>2008-07-25T18:27:00.003+03:00</published><updated>2008-12-10T02:54:29.699+02:00</updated><title type='text'>Info - Flatworld: İnsanların fiziksel ve kültürel farklılıkları</title><content type='html'>Bir başka "info" ile daha karşınızdayım. Bu infolardaki bilgilerin çoğu herhalde hikayeyi okuyanlara gereksiz gelecektir ancak birazda bu dünyada geçen oyuncularım için yazıyorum bunları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Infolarda bahsetmeyeceğim bazı noktalar olacak. Bunları hikayenin bütünlüğünü bozmamak, hatta biraz da spoiler yapmamak için anlatmıyorum. Hikayeyi okuyanlar için amaç kafalarda daha düzgün bir portre çizmelerine yardımcı olmak. Sonuçta dünyamızda geçen bir hikaye değil bu yazdığım. Ancak peşin peşin belirteyim, tahmin ettiğiniz kadar da "fantastik" değil. Dinamiklerin çoğunun dünyamıza benzediğini göreceksiniz (belki tahmin ettiniz bile).&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:130%;" &gt;&lt;br /&gt;Flatworld - İnsanlar:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Flatworld insanları dört ayrı alt "ırk"a ayrılıyor. Burada "ırk" terimini kullanmamın nedeni, kültürel farklılıklardan öte bazı keskin psikolojik ve fizyolojik farklılıklara da sahip olmaları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar aralarında büyük farklar bulunsa da, Flatworld insanlarının (hatta insan olmayan bazı ırklarında) konuştuğu ana dil aynı; Lantian. Aşağı yukarı 6000 yıllık ve çoğunlukla unutulmuş, kesin olmayan bilgilerden oluşan insanlık tarihi (aynı bizde olduğu gibi yani), bütün insanların ilk dönemlerde aslında tek bir ırk olduğu ve daha sonra ayrıldığını doğruluyor ve bu bilgi tüm insan ırkları tarafından kabul edilmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşulan dilin aynı olduğunu söylesem de, ırklar arasında lehçe yönünde çok büyük farklılıklar var. Anadolu Türkçesi ile Orta Asya Türkçesi arasındaki farkı düşünün. O kadar değişim gösterebiliyor. Ancak temel aynı olduğu için çoğu insan, diğer lehçeleri de öğrenme konusunda pek sıkıntı çekmiyor ve genellikle yoldan geçen bir insan diğer lehçeleri de akıcı şekilde konuşabilecek durumda oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan ırkları, yukarıda belirttiğim gibi, dört ayrı alt ırk olarak sınıflandırılıyor; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Marian&lt;/span&gt;lar, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Carinan&lt;/span&gt;lar, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Samarren&lt;/span&gt;ler ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Thulien&lt;/span&gt;ler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:130%;" &gt;Marian:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJL8V9VHQ3I/AAAAAAAAAAk/uZEb2r1YYzc/s1600-h/1213736808254.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJL8V9VHQ3I/AAAAAAAAAAk/uZEb2r1YYzc/s400/1213736808254.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5229519571501138802" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Marianlardan önceki info yazımda bahsetmiştim, ama şimdi biraz daha detaya inmekte sakınca görmüyorum. Marianlar Viktorya dönemi (19. ve 20. yy arası) İngilizlerine benzeyen bir kültüre sahipler. Teknolojik olarak o döneme aşağı yukarı uymaktalar ve fiziksel olarak da güney avrupa insanlarına benziyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marianlar, teknik olarak feodal bir yönetime sahip gözükseler de daha çok militer ve neoliberal olarak sınıflandırılabilirler. Soylu aileler her ne kadar feodal bir forma sahip olsalar ve halk ile bir serf ilişkisi kursalar da, soylu olmayan Marianlar yazılı olmayan pek çok hakka sahipler ve aşağı yukarı günümüz insanı kadar "özgür" sayılırlar. Soylu Marian aileleri toprakları yöneten lordlardan öte burjuvazi olarak görülmelidirler; çünkü servetlerinin büyük bir kısmını ticaret ve üretim ile yaratmış durumdalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer insan devletleri ile olan ilişkilerde Marianların genel temsilcisi Watcher'lar olduğu için ve Watcherların Marian halkı üzerinde de büyük bir otoritesi olduğundan, kendilerini "militer" olarak adlandırmayı uygun gördüm. Önceden bahsettiğim gibi, Watcherlar büyük bir "lejyoner ordusu" olmanın yanında Marian topraklarının temel kolluk kuvveti sıfatına da sahipler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar dengesiz gözükmesine rağmen, bu güçlü Marian gruplarının birbirleri üzerinde hakimiyet kurmayışının nedeni, biraz birbirlerinden korkmaları, biraz birbirlerine dolaylı yollarla da olsa destek oluyor olmaları, biraz da tüm Marian'larda olan "herkes yerini bilsin" mantalitesi. Soylu aileleri ve Watcher hiyerarşilerinin kendi içlerinde yaşadıkları bireysel güç savaşları bir tarafa, Marian medeniyetini hakimiyet altına almaya çalışan (en azından açıkça veya yeterince güçlü bir şekilde) bir örgüt yada grup mevcut değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası Marianlar genel olarak günümüz "batı medeniyeti"ni temsil etmekte. Marian mimarisi, sanatı ve elbette teknolojisi az yada çok, diğer insanları etkilemiştir. İnsanlar haricinde bu tarz yerleşik ve köklü medeniyetler bulunmadığından (Syrenler bu konuda bir istisna. Syrenlere başka bir yazıda değineceğim) Marian medeniyetinin ve bunun uzantılarının dünyanın hakim gücü olduğunu söyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:130%;" &gt;Carinan:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJMCaZ7ge8I/AAAAAAAAABs/cROIrheCuac/s1600-h/valleyscene.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJMCaZ7ge8I/AAAAAAAAABs/cROIrheCuac/s400/valleyscene.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5229526244967611330" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Carinan ırkını anlamak için 17. yy. uzak doğu, özellikle japon tarihi ve kültürü hakkında biraz bilgi sahibi olmak gerekli. Bu konuda çok bilgili olduğumu iddia etmiyor olsam da, bildiklerim ve "attıklarım" ile oluşturdum Carinanları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fiziksel olarak birebir dünyamız uzak doğulularına benzemeseler de, kültürel ve siyasi yapı olarak onları andırmaktadırlar. Açık tenli, siyah yada kumral saçlı ve her zaman renkli gözlü olan Carinanlar, disiplinli, görev bilincine ve yöneticilerine sonsuz ve kesin bağlılık duyan insanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın kuzey kısmındaki çok sayıda adaları kapsayan Carinan imparatorluğu, uzun ancak çalkantılı bir tarihe sahiptir. Birbirinden kopuk adalarda kurulan sayısız "lordluk", tarih boyunca birbiriyle savaşmış ve dönem dönem de belirli bir güce sahip olan hanedan kendisini bütün Carinanların imparatoru ilan etmiştir (bu yönden biraz da Çinlilere benziyorlar).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Carinanların son hükümdar hanedanı olan Xian-nee ailesi, Carinan tarihi boyunca yönetimi en uzun süre elinde tutan aile olmuştur. Bunun en önemli nedeni herhalde her aile üyesinin, kız yada erkek ayrımı yapılmadan (ki Carinanlar bu konuda gerçekten uzak doğulular kadar feodal bakışlılar)  ailenin geleneksel dövüş teknikleriyle eğitilmesidir. Çoğu Carinan ailesinde buna benzer bir uygulama olsa da hiç biri Xian-nee'ler kadar etkili ve kapsamlı becerememiştir bu işi. Yine de dünya çapında bakıldığında kılıç sanatı ve silahsız dövüş konusunda Carinanlar teknik bakımından rakip tanımamaktadırlar ("10 adam gücünde" diye tanımlanan Rukk ırkı istisna sayılabilir).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mimari yönünde yine bekleyebileceğiniz gibi Uzak Doğuluları anımsatan bir tarza sahip olsalar da Watcherların askeri yönden Carinan kültürüne git gide hakim olması nedeniyle çoğu şey "Marianlaşma" emaresi göstermeye başlamıştır. Yine de Carinanlar (Thulienlerle birlikte) tüm insan medeniyetleri içindeki en iyi müzisyenlere ve ozanlara sahiptirler ve Marianlardan bu konuda hala etkilenmemişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:130%;" &gt;Samarren:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın doğusundaki tropik ve çoğunlukla kurak topraklarda yaşamakta olan Samarrenler, sağlam bir krallık olarak yönetilmekte ve dünyanın diğer topluluklarının aksine Marian kültüründen ve teknolojisinden uzak bir yaşam tarzı sürmektedirler. Buğday tenli ve ela gözlü ve kumral saçlara sahip olmaları dolayısıyla ve mistisizme yatkın olan kültürel yapılarıyla dünyamızın Orta Doğu ve Kuzey Afrika insanına benzemektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marianların teknolojisine yada kültürüne uzak olmaları, diğer insanlarla tamamen kopuk oldukları anlamına gelmiyor. Örneğin yine önceki yazımda belirttiğim Spire adlı, dünyanın merkezi sayılan şehrin biraz açıklarında "Akademia Maxim" adlı "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;büyü&lt;/span&gt;" okulu var (büyü kelimesine neden o kadar dikkat çektim, sonra açıklayacağım) ve bu okul Marian ve Samarrenler tarafından ortak kullanılmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısmen dünyaya açık olmalarına rağmen, Samarrenler genellikle kendi işlerini kendi yöntemleriyle çözmeye meraklı bir ırk ve bunu başaracak kaynak ve azme de sahipler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marianların sahip olduğu sıcağa duyarlılığın tersi Samarrenlerde soğuğa karşı duyarlılık olarak kendisini göstermiş durumda. Marianların Samarren kültürünü pek etkileyememiş, Samarrenlerin de Marianlar tarafından yönetilmekte olan "dünya"ya uzak kalmış olmasının nedeni biraz da bu fizyolojik (ve iklimsel) sınırlama. Watcherlar bile sıcak ve boğucu havaya sahip Samarren topraklarında gerçek bir güç olarak bulunamıyorlar. Her iki ırkın da sıcak veya soğuğa karşı olan bu yatkınlık-hassaslıkları bir birlik oluşturmalarını engelliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marianların askeri gücü ve teknolojisinden yoksun olan Samarrenler, bir de sürekli olarak güneylerindeki tropik kıtanın hakimi olan Syrenlerle bitmek bilmeyen bir savaş içinde olduklarından (savaşın nedenini Syrenleri incelerken anlatacağım), ellerindeki ve en iyi bildikleri yöntem olan "büyü"ye ağırlık vermişlerdir. Samarren soylularının çok büyük bir kısmı büyücü iken, zor iklim şartlarında yetişen Samarren askerleri de dayanlıklı ve yetenekli bireylerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer insan ırklarıyla aralarındaki farka rağmen Samarrenlerin tüm dünyaya pazarladığı önemli bir madde var: Cam. Samarrenler, kıtalarındaki çöllerin kumlarından dünyanın en dayanıklı, en net ve en pürüzsüz camlarını üretmekte ve bunu tüm dünyaya satmaktadır. Bazı Marian ve Thulien teknolojilerinde önemli bir öğe olan cam, bu ırklar arasında çok rağbet görmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhracın haricinde, camın dayanıklılığını ve yüzyıllarca dökülen ter ile ulaşılan mükemmel işçilikle birleştirip, bu maddeyi hayatlarının çeşitli yerlerinde kullanmışlardır. Örneğin çoğu Samarren silahı camdan yapılmakta, pek çok soylunun saraylı ve kulesi camdan inşa edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:130%;" &gt;Thulien:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJMCwnOP8pI/AAAAAAAAAB0/TopIZCMktJQ/s1600-h/dragonhunt.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJMCwnOP8pI/AAAAAAAAAB0/TopIZCMktJQ/s400/dragonhunt.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5229526626493002386" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İnsan ırkları içinde belki de en esrarengizi Thulienlerdir. Dünyanın güneyindeki adacıklarda sürekli hareket halinde bir göçebe hayatı süren Thulienler, kültürel sadece alan ama dışarıya çok sınırlı şey veren bir toplum olarak ün salmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kestane saçlı, açık yada esmer tenli Thulienler, dünyanın "çingeneleri" olarak adlandırılabilirler. Kimi Thulien soylarında kahinlik nesilden nesle geçen ilginç bir mirastır. Kurnazlıkları ve yaratıcılıklarıyla da bilinen Thulienler diğer ırklar tarafından en iyi ihtimalle garip, en kötü ihtimalle suç sayılan adetlere sahiptirler. Geleneklerine ve ailelerine Carinanlar kadar bağlı Thulienlerin asıl şaşırtıcı tarafı sahip oldukları anlaşılmayan teknolojidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kaç yüzyıl öncesine kadar teknolojik olarak diğerleriyle aşağı yukarı aynı seviyede (belki de daha aşağıda) olan Thulienler, anlaşılmayan bir şekilde bir teknolojik sıçrama geçirmişlerdir. Ancak gariptir ki, şu anda kullanılan eski Thulien teknolojilerini kendileri bile anlamamakta, hatta bu teknolojilerin çoğunu ya kopyalayarak üretmekte yada hiç üretememektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Thulien teknolojisi, inceleme fırsatına sahip olmuş (ki Thulienlerin böyle birşeyi "paylaşması" pek olası iş değildir) Marian bilimadamları tarafından "elektrik" teknolojisinin keşfedilmesine ve son yıllarda gelişmekte ve yayılmakta olan radyo dalgaları ile iletişimin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de bu tür açıklanabilir ve anlaşılabilir, pratik uygulamaların ortaya çıkmasına yardımcı olsa da, şu ana kadar nasıl işlediği hakkında kimsenin bir fikri olmadığı bazı Thulien icatları da vardır. Bunun en büyük örneği "Fırtına Avcısı" diye de bilinen Thulien uçan gemileridir. Kanat ve yelkenlerindeki ince teller ile fırtınalı havalarda havadaki elektriği emip içindeki haznesine hapsederek havada kalmayı başarabilen bu gemilerin ne yapıp da o elektriği gemiyi havada tutan bir güce çevirdiğini hiç kimse çözememiştir. Yapıldığı dönemde 50 kadar üretilen bu gemilerden geriye sadece 10-15 tane kalmıştır. Teknolojisini anlamaktan çok pratik kullanımına bakan Thulienler bu gemileri hırsızlık, yağma ve baskın için kullanarak dünyanın en "elit" korsanları sıfatına sahip olmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar bu tür "ahlak dışı" mesleklere sahip Thulienler olsa da, çoğu pasifist ve kendisine yada ailesine bağlı kişilerden oluşmaktadırlar. "Kabileler" halinde yaşayan Thulienler, bu toplulukları aileleri kabul etmişlerdir ve kan bağından öte, "kardeşlik" bağıyla bağlıdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eveeet. Bu yazı da dünya çapında teknolojinin durumundan ve "büyü"den de bahsedecektim ancak çok uzadı zaten yazı. Teknoloji kısmını ırkları anlatırken aralara sıkıştırmaya çalıştım (hatta abarttım galiba), büyü konusunu ise bir sonraki yazı da açıklarım artık. Daha anlatılması gereken ırklar arasında Feyr, Rukk ve Syrenler var hem... Neyse, umarım sıkmamışımdır yada hikayenin havasını bozacak şeyler yazmamışımdır. Eleştirilerinizi ve fikirlerinizi belirtmeniz yarar sağlayacaktır. Bu kadar uzun bir yazıyı okuduğunuz için teşekkürler :)&lt;br /&gt;&lt;iframe src="http://www.imdb.com/find?s=all&amp;amp;q=garip&amp;amp;x=0&amp;amp;y=0" style="border: 1px solid black; width: 460px; height: 100%; top: 0px; right: 0px; padding-left: 0px; position: fixed; background-color: white; z-index: 1000; display: none;" id="ResultBox5"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-5726189658582037934?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/5726189658582037934/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=5726189658582037934' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/5726189658582037934'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/5726189658582037934'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/07/info-flatworld-insanlarn-fiziksel-ve.html' title='Info - Flatworld: İnsanların fiziksel ve kültürel farklılıkları'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJL8V9VHQ3I/AAAAAAAAAAk/uZEb2r1YYzc/s72-c/1213736808254.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-6048566483935074015</id><published>2008-07-25T12:13:00.002+03:00</published><updated>2008-12-10T02:54:29.862+02:00</updated><title type='text'>İki yaşlı adam (p4)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJMA7obiJSI/AAAAAAAAABk/Y0o4yxlOyRE/s1600-h/1193965837253.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://2.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJMA7obiJSI/AAAAAAAAABk/Y0o4yxlOyRE/s400/1193965837253.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5229524616772461858" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Yanından geçen hizmetlilerin kendisine garip garip bakmalarına rağmen Viktor sabahtan beri kalenin avlusunda bir ileri bir geri volta atıyordu. Elindeki dosyaya bakarak yürümesine rağmen son 4 saattir aynı sayfayı okuyor gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakılırsa Viktor'ın canı sıkkındı. Kim bilir kaç yıldır efendisi Armand'ı korumakla görevliydi... Gerçekten, kaç yıl olmuştu? Watcher olarak görev yaptığı yılları pek hatırlayamıyordu artık. Küçük Dominic'e verdiği kılıç derslerini hatırlıyordu, efendi Armand'ın gemisine saldıran korsanları neredeyse tek başına savuşturduğu günü hatırlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İyice bunamaya başladın" diye söylendi kendi kendine. Elindeki kağıtlara dikkatini verdi bu sefer. Nasıl altından kalkacaktı bu işin? Hele tüm bu diğer olaylar olurken ve genç efendilerin haberi yokken nasıl ayrılacaktı bu kaleden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkatini tekrar kağıtlara çevirdi. Nasıl olacaksa olacaktı, bugüne kadar kendisine verilen görevlerin altından öyle yada böyle kalkmıştı. Yaşlılık bu iş kolunda bir bahane olmamalıydı. "Kanımızın son damlasına kadar; elimiz silah tutamayana kadar" Böyle yemin etmişti zamanında, bunu hatırlıyordu işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaşlarını çattı. Bu belgeleri gerçekten okuması lazımdı. Ne zaman batmıştı bu lanet güneş, yazanları göremiyordu ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avludaki çeşmenin yanına bıraktığı diğer dosyaları da alarak kaleye girdi. Bu belgelerin hepsini okuyup sabaha kadar karar vermeliydi. Kendisine sessiz ve aydınlık bir nokta aramaya başladı. Yemek salonu bu saatte boştur herhalde diyerek o tarafa yöneldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elinde dosyalarla yemek salonuna girerken hizmetliler ellerinde boş tabaklarla dışarı çıkıyorlardı, ama Viktor o kadar dalmıştı ki onları fark etmedi bile. Dosyaları yemek masasına bırakarak derin bir nefes verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Viktor?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendi Armand'ın sesiyle irkildi. Armand yemeğini yeni bitirmiş kalkmak üzereydi ki dalgın dalgın salona dalan Viktor'ı görünce durup onun lafa girmesini beklemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ah... Efendim, iyi akşamlar..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Armand ayağa kalkmış ve kollarını kavuşturmuş sessizce bekliyordu. Karşılıklı bir sessizlikten sonra "Uygun adayları buldun sanırım Viktor. Ver bakalım dosyalarını, bir de ben göreyim"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Viktor bir an ne diyeceğini bilemedi. Yıllarca yanında görev yapıp, tabiri caizse birlikte yaşlandığı bu adamdan hala çekiniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Eee.. Aslına bakarsanız efendim, hala uygun adayları seçemedim" sonra bir an duraklayıp az sonra söyleyeceklerinin uygun olup olmayacağını düşündü. "Aslına bakarsanız bu görev için uygun olduğumu sanmıyorum efendim. Naçizane fikrim bu aralar sizin yanınızda olmamın daha doğru olacağı yönünde."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Armand, her zaman olduğu gibi, sert sesiyle "Hayır" dedi "Oğullarımın emniyeti için başkasına güvenebilecek durumda değilim. Özellikle şu anda, ki durumun sen de farkındasın. Bu yolculuklarında onların başında olmanı istiyorum ve bu konuda başka itiraz duymak istemiyorum. Anlaşıldı mı?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hızla salondan çıkan Armand'ın arkasından fısıldarcasına "Emredersiniz efendim" diyebildi Viktor titrek sesiyle.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-6048566483935074015?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/6048566483935074015/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=6048566483935074015' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/6048566483935074015'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/6048566483935074015'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/07/iki-yal-adam-p4.html' title='İki yaşlı adam (p4)'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJMA7obiJSI/AAAAAAAAABk/Y0o4yxlOyRE/s72-c/1193965837253.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-1839724325280350818</id><published>2008-07-24T13:32:00.002+03:00</published><updated>2008-07-25T23:01:39.980+03:00</updated><title type='text'>İki genç adam (part 3)</title><content type='html'>Anton suratında kocaman bir gülümsemeyle pastırmalı ekmeği ağzına tıkıyordu. Yıllarca kafasına vurula vurula öğretilen sofra adabını bir anda unutmuştu sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dom ise ufak masada hemen karşısında oturmuş kadehindeki şarabı yudumluyordu yavaş yavaş. Bir kaç dakika öncesine kadar açlıktan midesi kazınıyordu ama şimdi iştahı tamamen kesilmişti. Kaşlarını çatmış, düşünceli düşünceli boşluğa bakarken Anton'un ekmek kırıntılı sesiyle kendine geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne o yemiyor musun?" diyordu Anton.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşüncelerinden sıyrıldı yavaş yavaş Dom "Yok... Sen hala meyve suyu mu içiyorsun? Kaç yaşına geldin, erkek gibi içmeyi öğren artık" dedi alayla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Daha öğlen bile olmadı Dom. Hepimiz senin gibi alkolik değiliz" diye karşılık verdi Anton aynı alaycı tonla. Abisiyle atışmayı özlemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Onu boşver de, anlat bakalım ufaklık!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Neyi anlatayım?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kızları elbette! Kaç yıldır okuyorsun o akademide, 4 yıl mı? Hiç güzel kız yok mu oralarda?" dedi Dom masada Anton'a doğru manalı manalı eğilerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anton kızarmasına rağmen bozuntuya vermemeye çalıştı. Bir yandan da ağzındakileri yutmaya çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kızlar dedin de... Şu kıza ne oldu? Ariel miydi adı?" diye konuyu değiştirmeye çalıştı Anton. Başka zaman olsa bu numaraları yemezdi Dom ama Anton belaltı vurmuştu bu sefer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz durakladıktan sonra cevap verdi Dom "Şey... İyidir herhalde."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Nasıl iyidir ya? Kız için evlatlıktan reddedildin oğlum, görüşmüyor musunuz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Görüş'e'miyoruz hayır. Bir kuleye kapattılar herhalde"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kule mi?" dedi Anton bir kaşını kaldırarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ya... Şu eski aşk romanı vardı ya. Neydi adı?" diyerek durdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dominic her ne kadar serseri görünüşlü olsa da bir o kadar da kültürlüydü. Hanedan yaşlısı Armand'ın kız ve macera peşinde koşan "yüz karası" oğlu olarak tanınsa da aptal değildi. Sadece yeteneklerini olmadık yerlere harcıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hangisi? Binlerce roman var"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hani şu düşman ailelerin çocukları aşık oluyor da sonra ailesi kızı kuleye hapsediyor..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hikayelerin yarısı öyle zaten" dedi Anton. Sonra aklına geldi "&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Aurum e Argentum&lt;/span&gt; olabilir mi?". Dominic'in bu kitabı en az 10 defa okuduğunu hatırlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hah evet o. Sen akademi için ayrıldıktan kısa bir süre sonra bir anda ortadan kayboldu"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hiç aramadın mı? Ben gideli yedi sene oldu..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sekiz oldu aslında, ve hayır aradım. A'luminarlar da bizimkiler kadar sinir bozucu çocuklarının hayatlarına karışma konusunda. Ne nereye gittiğini bilen ne kendisini tanıyan kimseyi bulamadım ve inan çok kişiye sordum"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anton abisinin bu sözleri söylüyorken ki halini görünce içinde bir şeyin sıkıştığını hissetti. Yedi (hayır sekiz) sene önceki sürekli gülen, hiç birşeyi umursamayan halinden geriye pek birşey kalmamıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evden Kolej ve Akademi'de öğrenim görmek için ayrıldığında on altı yaşındaydı Anton ve kendinden sadece iki yaş büyük abisi de kendisiyle birlikte ayrılıyordu. Ancak Dominic okumak için gitmiyordu; babaları tarafından evlatlıktan reddedilmişti. Hem de ne için? Rakip bir ailenin kızıyla görüştüğü için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anton'un içindeki üzüntü, o günleri hatırlayınca kızgınlığa dönüştü. "O" gün babasını abisine bu yaptıkları yüzünden asla affetmeyeceğine yemin etmişti kendi kendisine. Yıllarca da o hınç geçmemişti, ta ki bu kuzeye yolculuk fikri aklına girene kadar. Babasına mektup yazmaya başlamasının tek nedeni buydu başta ve zamanla kızgınlığı azalmaya başlamış hatta bu sabah eve geldiğinde babasıyla arasının bozuk olduğunu unutmuştu bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne o, yüzün şekilden şekle girdi bir anda?" diyince Dom, tekrar gülümsemeye başladı Anton. Uzun bir süre boyunca bu genç adam dünyadaki tek dostu olmuştu; geçmişte yaşanlarla canını sıkmanın anlamı yoktu. Tekrar evlerinde birlikteydiler ve daha uzunca bir süre birlikte kalacaklardı, şu anda önemli olan buydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sen kendi çirkin suratına bak." diye karşılık verdi Anton gülerek ve Dom'un önündeki şarap şişesine doğru uzandı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-1839724325280350818?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/1839724325280350818/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=1839724325280350818' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/1839724325280350818'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/1839724325280350818'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/07/iki-gen-adam-part-3.html' title='İki genç adam (part 3)'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-384905439532622799</id><published>2008-07-23T14:09:00.001+03:00</published><updated>2008-12-10T02:54:30.020+02:00</updated><title type='text'>Info - Flatworld, Marian, Watchers Guild, Sang-Argent</title><content type='html'>Yazmakta olduğum hikayede açıklanması gereken bazı noktalar olduğunu fark ettim. Sonuçta kendi yarattığım bir settingde geçiyor ve kavramlar okuyucuya yabancı gelecektir. Bu kavramları hikaye geliştikçe açıklamak yerine bunun gibi "info" mesajlarında okuyucuya sunmayı uygun buldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Flatworld:           &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında settingin adı bu olmayacaktı ama uzunca bir süre daha uygun bir isim bulamayınca Flatworld olarak kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahmin edebileceğiniz gibi settingin adının Flatworld olmasının sebebi dünyanın düz olması. İklimsel değişimi dünyamızdaki gibi olsa da küresellikten veya gezegensel dönüş hareketinden yoksun. Doğudan yükselip batıdan batan ufak bir güneşi var ama bu hareket bir gezegenin yıldız etrafında dönüşü şeklinde değil. Doğaüstü bir şekilde güneşin doğduğu yönde hava sıcaklığı daha yüksek ve karalardaki iklim çöl-tropik arasında değişirken, batı yönündeki hava sıcaklığı ılımandan arktik soğuğa kadar değişim göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın en önemli fiziksel karakteristiği büyük bir kısmının okyanuslarla kaplı oluşu. Büyük kara parçaları çok sınırlı ve çoğu yerleşim çok sayıda adalardan oluşan koloniler halinde oluşmuş. Okyanusların enginliği ve kara parçalarının azlığının yanında, yüzey olarak da ziyadesiyle büyük. Dünyamızın 2-3 katı kadar bir alana sahip.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkez olarak kabul edilen nokta Spire adlı bir dağ. Flatworldün sınırları yaşayanları tarafından tam olarak bilinmese de, okyanus akıntılarının çoğu Spire yönünde ve aksi yönde aktığı için çoğu denizcinin uğrak yeri olmuş, buna bağlı olarak, dağ ile aynı isimde Spire adlı, dünyanın en işlek ve kalabalık şehrinin doğmasına sebep olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dağın kuzey ve güney yüzeyine olmak üzere iki ayrı parça halinde kurulmuş olan Spire, insanlardan önce bu dünyada dominant güç olan Syrenlerin (detaylı bilgiyi zamanı gelince vereceğim. Yuan-tilere yada lizard-manlere benzetebilirsiniz) eski yerleşimlerinin kalıntıları üzerine inşa edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikayenin geçmekte olduğu şu anki şato Spire'dan oldukça uzakta, batıda, Marianların ana kıtalarına yakın bir adada bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Marian:            &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJL_XrHEzjI/AAAAAAAAABM/JTY4e50amdA/s1600-h/St0len.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJL_XrHEzjI/AAAAAAAAABM/JTY4e50amdA/s400/St0len.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5229522899505040946" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Marianlar bu dünyada yaşayan 4 insan ırkından en kalabalık, en yaygın ve tartışılır bir şekilde en güçlü olanı. Fiziksel dış özellikleri siyah saçlı ve beyaz tenli olmaları. Ayrıca yaşadıkları batı topraklarının sert soğuk iklimine karşı da direnç kazanmış bir ırk. Dünya çapında teknolojik ilerlemenin öncüsü olan Marianlar diğer ırklara para karşılığı yüksek teknoloji (ki bu teknoloji ateşli silahlardan buhar motorlarına kadar gidiyor) eşya ve silahlar satarak ekonomik olarak dünya çapında bir kontrol elde etmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek bir yönetim altında toplanmak yerine ufak lordluklar olarak organize olmuş olan Marianlar, askeri olarak tek mutlak güçleri olan Watchers Guild (Gözcüler Loncası denebilir. Bu ingilizce terimlerin nedeni settingi tamamen ingilizce yazmış olmamdan ileri geliyor) tarafından korunmakta ve sayısız ticari oluşum ile dünyaya açılmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teknolojik üstünlüklerinin yanında eski stil yakın dövüş konusunda da,  halk tarafından basitçe "büyü" olarak görülen "kadim sanat"ta da diğer insan medeniyetlerinden geri kalır seviyede değiller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Watchers Guild:          &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuruluşu Marianların dünyaya açılmalarıyla aynı dönemlere denk gelen Watchers Guild, yüzlerce yıldır "karşılığını verebilen" herkesi korumayı ilke edinmiş, yüzden fazla gemiden oluşan donanması ve on binlerle ifade edilen üyesiyle, çok büyük ve çok güçlü bir askeri örgüt olarak dünya çapında nam salmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teknik olarak "lejyoner" olarak sınıflandırılabilecek olan Watcherlar, diğer ırklar karşısındaki teknolojik ve taktik üstünlükleri sayesinde dünyanın en çok korkulan ve saygı duyulan oluşumlarından birisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temelde bir Marian örgütü olsa da Watcherlar hizmetlerini kabaca "parayı basan" herkese sunarlar. Bunun en büyük örneği şu anda tamamen Watcherlar tarafından "korunmakta" olan Carinan imparatorluğudur. Uzak doğu kültürüne sahip bir insan ırkı olan Carinanlar kendi içlerinde lordluklar olarak uzun süre savaştıktan sonra birbirlerine üstünlük sağlamak için Watcherların üstün teknolojisinden yararlanmayı uygun görmüş ve bir süre sonra imparatorluk içindeki bütün lordlukların askeri gücü Watcherlardan oluşmaya başlamıştır. Olaylara profesyonel yaklaşmalarıyla ünlü olmalarına rağmen Carinan politikasında Watcherların etkisi tartışılmaz derecede büyüktür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üyeler; çocukluklarında ailelerinden alınarak mümkün olan en iyi eğitim teknikleri ile yetiştirilir ve gerek sözlü gerek silahlı etkileşim yönünden "bir grup çapulcu asker" olarak adlandırılmayacak kadar etkindirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Watcherlık prestijli ve çok kazandıran bir kariyer mesleği olsa da katı disiplin ve başarısızlığın ağır şekilde cezalandırılması nedeniyle saflarından ayrılanlar görülmemiş değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:130%;" &gt;Sang-Argent:           &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sang-Argent hanedanı Marianların "soylu" kana sahip ailelerinden birisidir. A'luminar'lar ile birlikte Marianların en zengin ve etkili hanedanıdır Sang-Argent. Dünya çapındaki ticaret piyasasının liderlerinden birisi olmalarının yanında servetlerinin bir diğer kaynağı da şehirlerin altlarında kurulan dev necropolislere "bekçilik" yapmalarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Flatworld insanlarının öldükten sonra kontrolsüz bir şekilde hortlak olarak hayata geri dönmeleri nedeniyle kurulan bu dev mezarlara bekçilik etme nedenleri, hortlakların gümüşe karşı aşırı derecede duyarlı olmalarıdır. Gümüş yönünden sıkıntı çekmeyen Sang-Argentler ise bu mezarlara korkusuzca girip çıkabilmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sang-Argent soyu adını fizyolojilerinde bulunan aşırı miktarda gümüşten alır. Özellikle kanlarında bulunan bu gümüş herhangi bir yaralanma ile açığa çıkar ve hızla katılaşır. Gümüşün çeşitli pratik etkileri olsa da havaya temas eden gümüş hızla oksitlenir ve 1 saatlik süre içinde kullanılmaz hale gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oldukça kalabalık bir soy olsa da, her aile üyesi çağın modern yöntemleriyle eğitilmekte ve hanedanın şanına yakışır insanlar olarak yetiştirilmektedir. Hanedanın belirleyici fiziksel özelliği olan gümüş kanın korunması için aile üyeleri uzak bir kuzenle evlendirilmek suretiyle “aile büyükleri” tarafından baş göz edilmektedir. Kaderleri daha doğdukları anda çizilen aile üyeleri genellikle aile içindeki hiyerarşi içinde üst seviyelere atlamaya çalışırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aile içinde yaşanan çekişmeler dışarıya pek yansıtılmasa da diğer ailelere ve ırklarla yaşanan rekabet ortamının aynısı belki daha şiddetlisi hanedan üyeleri arasında yaşanmaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-384905439532622799?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/384905439532622799/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=384905439532622799' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/384905439532622799'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/384905439532622799'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/07/info-flatworld-marian-watchers-guild.html' title='Info - Flatworld, Marian, Watchers Guild, Sang-Argent'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_jTuRpEl3Hms/SJL_XrHEzjI/AAAAAAAAABM/JTY4e50amdA/s72-c/St0len.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-5751399320540180600</id><published>2008-07-23T14:07:00.002+03:00</published><updated>2008-07-25T22:57:54.942+03:00</updated><title type='text'>Önemli konular (part 2)</title><content type='html'>Bir kaç dakika sonra Armand'ın çalışma odasının kapısının önündeydiler. İki kardeş de birbirlerinin kapıyı çalmasını beklercesine birbirlerinin suratlarına bakıyorlardı. Anton bile bir an önce babasıyla konuşmak istiyor olsa da, yıllar sonra karşısına çıkmaktan gerçekten çekiniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babaları dünyanın en zengin ve en güçlü adamlarından birisi olsa da çocuklarına babalık etme konusunda pek başarılı olamamıştı. İki kardeş de baba figürü olarak, emekli bir Watcher olan yaşlı Victor'ı görmüşlerdi. Ancak az önceki karşılaşmalarından beri Victor'ın ağzından tek kelime çıkmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anton ve Dom gözlerinin içine bakarak birbirlerine kapıyı açtırmaya mı çalışıyolardı bilmiyordu ama Victor'ın bu çocukça işlerle kaybedecek vakti yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Armand'ın kalın sesi geldi içeriden "Gir!" diye emredercesine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dom tek kaşını kaldırarak Anton'a baktı. Anton kaderine teslim olmuşcasına iç geçirdi ve kapıyı açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Armand duvarları kitaplarla kaplı devasa çalışma odasında yalnızdı. Masasının başında ufak bir parşömente bakıyordu elindeki büyüteçle. Kapının açıldığını duyunca tek gözüyle hala kapıda dikilip kendisini izleyen oğullarına baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Victor Dom'u sırtından hafifçe ittirerek odaya sokmasa ikisinin de yerlerinden kıpırdamaya niyeti yok gibiydi. Anton ceketini düzeltirken, Dom üzerinde deri yelekten tozları silkmeye çalıştı beceriksizce. Anton yüzüne bir gülümseme uydurmuş olsa da Dom her ne yaparsa yapsın babasının gözüne giremeyeceğinden pek çabalamıyordu aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elindeki parşömenti ve büyüteci bir kenara bırakarak yavaş yavaş oğullarına doğru yürümeye başladı. 2 hafta önce 75 yaşına girmişti Armand ve 75 yıldır olduğu gibi yine yüzünde bir memnuniyetsizlik ifadesi vardı. Ama oğullarını yıllar sonra karşısında görmek gözlerinin içinin parlamasına sebep olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Merhaba baba" dedi Anton. Sesindeki çekingenliği ve hafif çocukça tınıyı gizleyememişti. Ağzının bir kenarıyla gülümsemekten kendini alamadı Armand.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hoşgeldin evlat" dedi "Konuşmamız gereken önemli konular var"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sırada Dom olabildiğince kenarda, babasının gözüne ilişmemeye çalışıyordu. Anton'dan sonra sıra kendisine gelecekti biliyordu ve babasıyla konuşacağı konular gerçekten aç karnına çekilir şeyler değildi. Gözleriyle Victor'ı aradı, aileden olmayan birisinin karşısında babası rezalet çıkartamazdı nasılsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Victor, kardeşleri odaya soktuktan sonra kendisine verilecek bir emir beklemiş ancak Armand'dan ses çıkmayınca kapıya yönelmiş çıkmaya hazırlanıyordu. Kapıyı çekerken Armand'ın "Victor" dediğini duydu "İçeri gel, konuşacaklarımız seni de ilgilendiriyor".&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-5751399320540180600?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/5751399320540180600/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=5751399320540180600' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/5751399320540180600'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/5751399320540180600'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/07/nemli-konular-part-2.html' title='Önemli konular (part 2)'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-5620845683669444273</id><published>2008-07-22T22:21:00.003+03:00</published><updated>2008-07-25T22:56:27.416+03:00</updated><title type='text'>Bir bahar sabahı (part 1)</title><content type='html'>Ağır kapılar aralandı ve içeriye yağmurdan sırılsıklam olmuş bir siluet daldı. Üzerindeki yağmurluğa ve paltoya rağmen delice yağan yağmur içine işlemişti. Girişte kendisini karşılayan iyi giyimli uşağa yağmurluğunu ve paltosunu uzattı ve geniş holde yürümeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya gelmeyeli yıllar oluyordu. Çocukken abisiyle koşturduğu bu hol artık o kadar büyük gelmiyordu kendisine. Duvarlardaki tablolar biraz daha eskimiş, halılar biraz daha aşınmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünceler içinde merdivenlerden çıkıyordu önüne bakmadan. Merdivenlerin sonunda duvara yaslanmış dağınık saçlı, serseri tipli adamı fark etmemişti bile. Aklı tamamen bir kaç dakika içinde duyacağı sözlerdeydi. Akademiye girdiği ilk günden beri hep aynı soruyu soruyordu mektuplarında ve hiç bir zaman beklediği cevabı alamamıştı. Ta ki iki hafta öncesine kadar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ve ailenin bir numarası, hanedanın varisi bizi şereflendirmeye karar verdi!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşüncelerinden sıyrıldı genç adam ve tanımayan gözlerle sözlerin sahibine, duvara yaslanmış bekleyen adama baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne o? &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Muhteşem&lt;/span&gt; Anton Sang-Argent kendi kardeşini bile tanımıyor mu yoksa?" dedi serseri görünüşlü adam, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anton karşısındaki bu adamın abisi olduğunu alaycı ses tonundan anlamıştı bile. Merdivenleri koşarak çıktı ve abisine sarıldı. Yıllar geçmişti aradan. Ne kadar da değişmişti...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abisinin sırtına vururken "Ailenin kara koyunu ise kalede nöbet bekliyor bakıyorum." diye güldü. Sonra ciddileşti bir anda "Dom, gerçekten ne işin var burada senin?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne demek ne işin var oğlum. İnsan kendi evine gelemez mi?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Babası tarafından evlatlıktan reddedilirse gelemez sanırım. Barıştınız mı yoksa?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ahah! Bilgeler bilgesi Armand Sang-Argent kendi oğlunu mu affedecek? Nerede görülmüş öyle şey. Hayır, elbette affetmedi."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"E o zaman?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam duraksadı. Bir an düşünceli bir şekilde kaşlarını çattı. "Boşver şimdi bunları. Kaç gündür yoldasın, gel bir şeyler yiyelim önce" dedi ve basamaklardan atlaya atlaya inmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Önce babamla bir konuşsaydım" diyecekti ki Anton aşağıda, holde bir başka adamın gelmekte olduğunu gördü. Zırhı içinde mağrur yürüyen yaşlıca bir adamdı. Garip, aradan geçen yıllar pek de kendisini yıpratmış gibi durmuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşlı adam merdivenden inmekte olan Dom ve Anton'a baktı. Suratında her ikisinin de iyi bildiği sert ve güven veren ifade vardı. "Genç efendiler hoşgeldiniz." dedi ve "Sir Armand sizinle hemen görüşmek isteyecektir" diye ekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dom "Karnım açken hiç uğraşamam o yaşlı bunakla" diye kendince söylendiyse de dönüp, Anton'un yanına doğru geri çıkmaya başladı merdivenlerden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe src="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=%FC&amp;amp;lookitup" style="border: 1px solid black; width: 460px; height: 100%; top: 0px; right: 0px; padding-left: 0px; position: fixed; background-color: white; z-index: 1000; display: none;" id="ResultBox2"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-5620845683669444273?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/5620845683669444273/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=5620845683669444273' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/5620845683669444273'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/5620845683669444273'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/07/bir-bahar-sabah-part-1.html' title='Bir bahar sabahı (part 1)'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-424009103403080323</id><published>2008-07-20T20:41:00.000+03:00</published><updated>2008-07-20T21:17:52.585+03:00</updated><title type='text'>He ain't gonna jump no more!</title><content type='html'>Aradan bir kaç ay geçmiş son yazımdan beri. Klasik bi şekilde hep "yarın yazarım ya" diye diye bu kadar zaman erteledim yazıyı. Neyse daha az zırva, daha çok haber.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mayıs ayı sınavlarla geçti; ales, kpds, okul finalleri falan. Çoğuna hazırlıksız girmeme rağmen konuştuğum pek çok kişiden daha iyi bekliyordum ki sonuçları oldukça iyiydi. Genel öğrenci psikolojisine göre sınavlar bitince insanın rahatlaması gerekir ama son sınıf öğrencisine böyle birşey olmuyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın gidecek bir okulu ve kesin bir hayat hedefi olmayınca ve çevresindeki insanlar da dolaylı yollarla dahi olsa "hadi oğlum ne yapacaksan yap, boş boş durma" demeye başladıysa psikolojisi çok rahat bozuluyor, doktor kapısını çalacak kadar daralabiliyormuş. Ha deli değilmişim onu öğrendim en azından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haziran itibariyle önce yüksek lisansa başvurma, sonra ondan vazgeçip iş arama, sonra "iş olayını kısa tutar seneye yüksek lisansa giderim" deme gibi çeşitli fazlardan geçtim. Sonuçta bir kaç iş seçeneğine bakıldı, "yok bana gelmez" denip üzerine düşülmedi, başka seçeneklere yönelindi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse kısacası hala ne nasıl olacak hiç bir fikrim yok ve hala "hmm" diyerek bakmaktayım etrafa. En azından canımı daha az sıkıyorum ve şu 1 aylık arayış süreci falan ayrı bir deneyim oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu saçma sapan işler dışında nelerle uğraştım? Hmm bakalım... Mass Effect oynadım, Stargate: Atlantis izledim ve ikisinden de memnun kaldım. Ekran kartımı 4. defa yaktığım için ve elimde de birikmiş bir miktar para olduğu için yeni ekran kartı aldım; dolayısıyla tamamen çulsuzum şu anda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni bir masaüstü campaigni açacaktım ancak fırsat olmadı. Onun yerine msn üzerinden bir campaigne başladım ve dün oynattığım son oyunda grubu havaya uçurmak suretiyle o hikayeyi sona erdirdim. Yeni karakterlerle devam edilecek elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen zaman içinde pek çok ıvır zıvır film izleyip bir kaç kitap okumuş olsam da hala bir şeyler eksik gibi geliyor. Daha çok kitap bulmam gerek sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fazla uzatmanın anlamı yok sanırım, 3 aylık bir rapor için yeterli uzunlukta. Sonraki updatelerin içerikleri konusunda başka planlarım var, bakalım ne kadar kafamı toplayabileceğim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-424009103403080323?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/424009103403080323/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=424009103403080323' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/424009103403080323'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/424009103403080323'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/07/he-aint-gonna-jump-no-more.html' title='He ain&apos;t gonna jump no more!'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-7183271099196039006</id><published>2008-04-22T16:27:00.000+03:00</published><updated>2008-04-22T17:22:42.404+03:00</updated><title type='text'>...between 4 pm and 5 pm.</title><content type='html'>İki gün üst üste post? Aman tanrım O_O. Ayrıca hayır 24 gazında falan değilim, öyle title atasım geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kaç gündür (özellikle geçen gün ki arkadaşlarla buluşmamın da etkisiyle), başkaları şu son bir yıl boyunca şunu yada bunu yapmışken ben ne yaptım onu düşünüyorum. Sınıf arkadaşlarım mezun olmuşken 1-2 ders yüzünden okulumun uzaması ve herkes bu 1 seneyi "ilerlemek"le geçirirken benim elle tutulur bir şey yapmamış olmam temel sebep bu konuda. Başka öğeler de var tabi, onlara gelicem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayı ortaya daha açık dökersek, bir sonuca ulaşması da daha kolay olacaktır. Bu yazdıklarımdan bir mesaj çıkartmaya uğraşmayın. Böyle yazmamın sebebi şu anda benim de tam olarak belli bir fikire sahip olmamam ve bu yazı yardımıyla sonuç arayışım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 sene boyunca arkadaşlarım büyük yada küçük bir iş bulmuşlar, ya da yüksek lisans programlarına girmiş ve akademik olarak çalışmaktalar. Kısacası ya ceplerine para ya da kafalarına bilgi girmekte. Genelleme yaparak bakarsak, hepsi bir şekilde hayatları hakkında bir yön çizmişler. Tamam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 sene boyunca ben ne yaptım? Hmm... Oturdum. Nokta. Dizi ve film izlemeyi, oyun oynamayı, bütün gün internette boş boş gezinmeyi bir kazanç olarak saymıyorum. Aslında bir mana da sayabilirim ama ne yazık ki, şu hayata daha "gerçekçi" bir şekilde bakmaya zorlandığım şu zamanlarda kazançtan çok kayıp gibi geliyorlar. Yada nötr.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka? Bir kaç kitap okudum, ama 1 sene boyunca okumaya yetecek kadar değil. İspanyolca öğrenmeye başladım ki belkide bütün sene yaptığım elle tutulur tek şey buydu. Yeterince çalışmadığım için kendimi biraz geri hissediyorum ama, eh...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama asıl negatif hareketim sosyal ve fiziksel hareketsizliğim oldu. Bütün yaptığım diğer şeyler yanında anlamsız kalıyor hatta. Sınavlar sırasında okula gitmek ve pazar günleri kursa gitmek haricinde beni hareket etmeye ve sosyalleşmeye itecek hiç bir güdü yoktu neredeyse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen mayıs okul kapandıktan sonra üni arkadaşlarımdan hızla kopmam (kopmak değil aslında, iletişim eksikliği sadece), lise arkadaşlarımın %99undan zaten kopmuş olmam, diğer eski arkadaşlarımın da büyük bir kısmından şu yada bu nedenle ayrı düşmem ve diyaloğu kopartmam nedeniyle değil dışarı çıkıp bir şey yapmak, konuşmaya bile ihtiyaç duymamaya başladım. Tabi yılların demirbaşı, yıkılmaz kalemiz ORTAM hariç (all hail!). Bu yüzden de evden çıkmayıp sürekli bilgisayar başında muhabbet etmek dışında bir sebebim yoktu, çünkü yapacak başka şey yoktu (sosyal olarak).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra 2007 sonlarına doğru OGZ ve IRC çıktı, bir süre orada takıldım (ki zaten burayı okuyanların büyük bir kısmı olarak siz de biliyorsunuz :)) ama bilmiyorum neden, yoruldum. Çalışmayan kasın zamanla zayıflaması gibi, sosyalleşme isteğim de git gide erimeye başlamıştı zaten, bi yerden sonra nasıl olduysa koptu. Arta kalan bağlarım da gözler önünde. "Sorun sende değil bende" klişesinin değişik bir konuda tipik bir örneği yani. Ayrıca gereğinden fazla arkadaş sahibi olma yanlısı birisi de değilim, onu da unutmamak gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu durumun zihinsel yaratıcılık ve kapasite olarak da kötü etki bıraktığı yadsınamaz tabi. Setting çalışmalarım hala sürse de en yaratıcı fikirler genellikle hareket halindeyken çıkıyor, bilgisayar başında otururken değil. Oluşan zihinsel donukluk kullandığım dil konusunda da etkisini epey göstermiş ki birşey yazarken hep aynı daire içinde dönüyorum (farkındayım yani :\). Bunu da geçen gün çeşitli forumlarda gezerken "insanların kullandığı kelimeler neden benim aklıma hiç gelmiyor" diye düşünürken fark ettim. Korkunç bir tecrübeydi, öyle söyleyeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani nedir? Donuk, zayıf, parasız ve endişeli bir durumdayım. Çözüm? Değişim şart. Kesinlikle hemde. Niyet? Ne yazık ki yok. Cesaret? O var bak. İmkan? Yaratılır, o başka şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında burada bitirecektim ama iş konusu geldi tekrar aklıma. Dün kü yazıda da belirttiğim gibi, hayatımda iş yapmamış bir insan olarak, elimden ne iş gelir ve/veya bu kadar insan şu anda yaptıkları işi nasıl yapıyor hiç bir fikrim yok (nasıl yapıyor derken... bireysel bağlamda). Her halde endişelerimin ana nedeni boşlukta olmam. İnsan bilinmeyenden korkar derler, doğruymuş.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-7183271099196039006?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/7183271099196039006/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=7183271099196039006' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/7183271099196039006'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/7183271099196039006'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/04/between-4-pm-and-5-pm.html' title='...between 4 pm and 5 pm.'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-1010347118271365102</id><published>2008-04-21T15:44:00.000+03:00</published><updated>2008-04-21T16:12:52.098+03:00</updated><title type='text'>Following takes place...</title><content type='html'>Bunu dün yazıcaktım aslında ama, fırsat olmadı, dışardaydım, eve geldiğimde de uykusuzluktan çatlıyordum zaten. Neyse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazımızın temel mesajını peşin peşin vereyim, yorulmayın: "Yaş oldu 23, millet iş güç sahibi olmuş da kariyer yapıyor veya yüksek lisansta şov yapıyor kendi çapında, ama biz napıyoruz? hiç, 0". Tabi şimdi ana fikri baştan böyle yazınca yazının gerisine ihtiyaç yokmuş gibi hissettim. Yine de yazalım bişeyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarda "ne olacak bu silva'nın hali" şeklindeki yakarışlarım dikkat çekmemişse de şimdi belirtiyorum ki çeksin. Dün yaş günümdü, üstüne bir de üniden arkadaşlarla buluşmamız vardı. Öyle yaş günlerinde duygusallaşıp saçmalayan bir insan değilim ama, 23 yaşına gelip de gelecek için neredeyse hiç birşey yapmamış, çaba göstermemiş, çaba gösterecek istek, kabiliyet ve enerjiyi kendi içinde bulamamış bir kişi olarak, dün konuştuğum ve hepsi mezun olmuş (ki ben tek ders ile 5. senesini okuyan bir insanım) arkadaşlarımın gelecekleri için, yada geleceği geçtim ceplerine para girmesi için gösterdikleri gayretin ve çalışmanın bende zerre kadar olmadığını fark ettim. (cümleye gel :|)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arada sırada kafama dank etse de, haydi çıkayım iş arayayım şeklinde bir hareketimin olmaması uyku kaçıracak derecede canımı sıkmakta. Bu iş bulan arkadaşlarımın neredeyse hepsi, bırak cebime para giriyor diye sevinmeyi, "kısa yoldan nasıl terfi alırım?"ın hesabındalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda "okul bitsin artık yieeeaaaaa" diye gezinenlere tekme tokat giresim var. Hayır bi de bana derlerdi okul zamanının tadını çıkart, okul bitince bok gibi boşlukta kalacaksın diye. Eeeh der geçerdim ama öyleymiş cidden. Bi de çocukların küçükken dediği (hatta ne küçüğü...) "Büyüyünce annem-babam-öğretmenim-x'im gibi olamayacağım! Asla!" şeklindeki serzenişlerinin ne kadar saçma sapan olduğunu fark ettim sonunda (bilmek ve fark etmek aynı şey değildir?).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuyu böyle böyle diye bağlama ihtiyacı duymuyorum, en baştan bağlamıştım zaten. Off with you!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şey daha diyecektim sanki ama unuttum. Neyse.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-1010347118271365102?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/1010347118271365102/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=1010347118271365102' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/1010347118271365102'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/1010347118271365102'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/04/following-takes-place.html' title='Following takes place...'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-2323729639610950213</id><published>2008-04-04T17:57:00.000+03:00</published><updated>2008-04-04T19:04:15.375+03:00</updated><title type='text'>Holy Inquisition</title><content type='html'>&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bugün kapıyı iki tane full plateli ve greatswordlu adam eşliğinde koyu pelerinli, kafasında kırmızı bir şapka olan bir herif çaldı. "Engizisyondan geldik, sizi sorguya çekicez. Büyücü çıkarsanız yakacağız" dediler. "Beni vakti zamanında çok yakmaya çalıştılar, hatta bi kere de yaktılar ama işe yaramadı" diyecektim ki, böyle dersem daha değişik yöntemlere başvurabilecekleri aklıma geldi. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Neyse gördüğünüz gibi hayattayım hala. En son saçma sapan bir soru sordular, ben de döverek dışarı attım hepsini. Adam da giderken cevaplarımı not ettiği defteri düşürmüş. Eğer burayı okuyorsa, buraya yazayım da zavallı adam işinden olmasın.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;S1- Adınız, yaşınız ve sosyal güvenlik numaranız nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;C1- Siz yanlış geldiniz sanırım, amerika değil burası. Vergi numara mı vereyim o olur mu? Olmaz mı? Peki. Adım Deniz, yaş 23. Bu arada şu yanınızdaki arkadaşa söyleyin etrafı karıştırmasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;S2- Başkalarından görüp imrendiğiniz özellikler var mı? Varsa neler, neden ve ne zaman?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;C2- Var ama söyl... Ehm... Evet var. Temiz bir zihinle, psikolojik ve sosyolojik (ve elbette ekonomik) engellere takılmadan hareket edebilen herkese özenirim. Bu sorunun amacı nedir? Yoksa bu özellikleri bana kazandıracak mısınız? Hayır demek... Buna da peki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;S3- Kendinizi tanımlamak için bir meyve seçin ve nedenini açıklayın.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;C3- Soruları bırakıp emir vermeye başladınız, çok hoş. Bir düşünelim... Pek bi armut diyesim var ama bu soruya cevaben değil. Muz sanırım uygun olacaktır. Nedenini açıklamak zor ama sembolik anlamlarının yanında kabuğunun yarattığı eğlence ile içinin bambaşka bir olay olmasına bağlayabilirim sanırım. Kabuğu güzel kokuyo bi de çürümeye başlayınca, ne alaka sormayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;S4- Sizi etkileyen bir parça var mı? Müzikal anlamda yani.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;C4- Dido - Here with Me.  Sıkılmadan dinleyebileceğim sayılı  parçalardan birisi. Roswell'le falan da alakalı ki bayılırdım o diziye de. Bu soruların büyücülükle bağını hala çözebilmiş değilim ayrıca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;S5- Favori kahramanlarınızın herhangi bir ortak özelliği mevcut mu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;C5- Hmm... Favori kahramanım yok aslında. Ama fazlasıyla "iyi" karakterlerden nefret ederim, tiksinirim hatta. Aptallık derecesinde kötü tipler için de hislerim aynı. Smallville'in Clark Kent'i ve Kyle XY'ın Kyle'ına kafa atma isteğim bambaşka.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;S6- Bir DnD karakteri olsaydınız ne olurdunuz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;C6- Hileli soru değil mi bu? Büyücü dememi bekliyorsunuz sanırım ama hayır. Bir kaç sene önce deseniz bu cevabı verirdim belki ama artık pek sanmıyorum. True neutral bir thief yada fighterı tercih ederim. Tabi wizarda multilemekten çekinmem o başka. (&lt;span style="font-style: italic;"&gt;hmm bu pek iyi olmamış aslında. Silse miydim bu cevabı ne&lt;/span&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;S7- Üç film &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;(Neden üç tane hala bilmiyorum)&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;, bir dizi, bir de oyun karakteri seçin.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;C7- Ee... Fight Club'dan Tyler Durden, PotC'dan Captain Jack Sparrow, Bourne serisinden Jason Bourne, BSG'dan Dr. Gaius Baltar ve KotOR serisinden HK-47. Aralarındaki bağı siz kurun, beni uğraştırmayın artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;S8- Kafir olmanız bir tarafa, dünyadaki 7 büyük günahtan hangisi sizce en zararlısı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;C8- Kafir olmam bir tarafa? Dünya çapında en zararlısı açgözlülük (a.k.a. avarice) ama bireysel bazda tembellik (a.k.a. sloth). Dünyanın tüm tembelleri! Birleşin! Ama şu zararlarına rağmen onlar olmadan bu dünya olmazdı, kim ne kadar itiraz ederse etsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;S9- "İyi ki..." ve "Keşke..." dediğiniz birer olayı belirtin.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;C9- İyi ki bundan 12 sene önce, yerde o magic kartını bulduk (aslında ben bulmadım da neyse), iyi ki gameshow'da frp köşesi vardı, iyi ki bir önceki yaz yüzüklerin efendisini okumuşum. Hepsi birbiriyle bağlantılı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke kısmından emin değilim. "Keşke daha sorumluluk sahibi birisi olabilseydim" diyeceğim ama... Kendimle çelişmiş oluyorum bunu söyleyince. Bunu sayın işte uğraştırmayın beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;S10- En beğenmediğiniz özelliğiniz nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;C10- Yorulmadınız mı hala? Ben yoruldum. Tembellik ve sorumsuzluk en hoşuma gitmeyen özelliklerim. Bir de kafamın sadece belli aralıklarda çalışmasına sinir oluyorum. Öğleden önce uyanınca ne yaptığımı ne söylediğimi bilmememden nefret ediyorum. Daha sayayım mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;S11- Dini inançlara ve geleneklere bağlı mısınız? Siyasi düşüncenizi şekillendiren nedenler neler?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;C11- Buna cevap vermemi beklemiyorsunuz herhalde? Tamam bekliyorsunuz, anladım, öyle aptal aptal bakmayın suratıma. Ne dini inançlara ne herhangi bir yerel geleneğe bağlıyım. Başkaları benim hareketlerime karışmadığı sürece kendi cahiliyetleri içinde boğulup ölebilirler, kendi kayıpları. Hala kozmik bir gücün tek bir gezegeni dolduran, kendi arasında düzgün iletişim kurmaktan yoksun, içgüdüsel olarak kendinden aşağı gördüğü canlılardan daha yoksun, hayvan bozması bir ırkı evrendeki en üstün canlı olarak ilan edip muhatap almasını aklım almıyor. Kendilerine gönderildiği varsayılan kitapları düz anlamlar çıkartan algılayan bu insanların, birden fazla aynı şeyi söyleyen dinin varlığıyla bile tüm "hak dini" iddialarının çöktüğünü fark etmemeleri ise beni apayrı üzüyor. Ancak dediğim gibi, herkesin inancı kendisine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasi düşünce kısmına hiç girmek istemiyorum ama, pratikte liberal teori de daha özgürlükçü (komünist demeye dilim varmıyor. haddim değil.) olduğumu söyleyeyim. Bu kadarıyla yetitin. Ayrıca bu sorular neden bitmedi hala? Kaç soru var ki orda?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;S12- A wizard has turned you into a mudkip. Is this awesome? (Y/N)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;C12- Neh?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;S13- We herd u liek mudkipz (Y/N)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;C13- EEEH YETER LAN! Kalkın ulan, defolun! Si...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yazıya devam ettirememiş ne yazık ki. Defteri elinden kapıp kafasına vurmuştum adamın. Daha soruları vardı sanırım ama bi kısmını yırtmışım elinden çekerken defteri. Yanındaki adamların da kılıçları plastikti sanırım, küçük kız çocukları gibi ağlayarak kaçtılar. Garip.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-2323729639610950213?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/2323729639610950213/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=2323729639610950213' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/2323729639610950213'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/2323729639610950213'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/04/holy-inquisition.html' title='Holy Inquisition'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-4318501711800166473</id><published>2008-04-02T14:13:00.000+03:00</published><updated>2008-04-02T14:49:01.638+03:00</updated><title type='text'>No power in the verse...</title><content type='html'>Son iki gündür yazıcam diye kalkıyorum yataktan, ama saçma sapan şeylere kayıyorum sonra. Şu anda bile sağdan soldan gelip dikkatimi dağıtıyolar. Komplo? Maybe...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne hakkında yazsam diye düşündüm ama bir türlü uygun bir şey bulamadım. Kafam boş olmasına rağmen gereğinden fazla dolu durumda. Nasıl yani derseniz, mantıklı bir açıklamam yok, öyle işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bi dakika, bir açıklamam olabilir. Son haftalarda "hayatını düzene sok" nutuklarına maruz kalmam sebebi ile "ee şimdi napıyoruz" şeklinde bitmek bilmeyen bi döngü oluştu kafamda. Cevabı hala yok. Napıyoruz diye soruyorum kendime ama bunun cevabını kendim verebilsem zaten bu soruyu sormazdım. Başkasının verdiği cevabı da angarya olarak algılıyor ya da beğenmiyorum. Kısacası bir şey yapacaksam bunu isteyerek yapmam gerek ve "isteme" aşamasına bu yaşamımda ulaşabileceğimi pek zannetmiyorum. Yumurta kapıya dayanınca belki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her tanıdığımın yaşamında öyle yada böyle bir hedefi var. Klasik "büyüyünce astronot olacağım!!!111!bir!" şeklinde bir hedef demiyorum; ufak, basit (elbette kendilerine göre basit değil) hedefler. Bende o da yok. İşin güzeli şikayetçi de değilim, beni böyle bıraksanız bi 50-60 sene daha çok rahat giderim. Sorunun kaynağı da zannedersem bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek çözüm bu rahatı elimden almak gibi gözükse de yapıcı yerine yıkıcı bir etkisi olacaktır bu hareketin. Bunun yerine adım adım, kendimi zihnen hazırlayarak bazı şeyleri yapmayı tercih ediyorum. Dışarıdan yavaş bir değişim olarak görülse de, bildiğim şeyler sürekli ve ısrarla hatırlatılarak sinirim bozulsa da bu yöntemde devam edeceğim sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu son "boş" günlerimde okunacak kitaplarım, yazılacak yazılarım, izlenecek filmlerim var. O değil de bu cuma BSG 4. sezon başlıyo be ^^&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-4318501711800166473?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/4318501711800166473/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=4318501711800166473' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/4318501711800166473'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/4318501711800166473'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/04/no-power-in-verse.html' title='No power in the verse...'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-3327859568097984162</id><published>2008-03-10T15:02:00.001+02:00</published><updated>2008-03-10T16:12:19.752+02:00</updated><title type='text'>Never forget, never forgive</title><content type='html'>2,5tan yuvarlasan 3 ay edecek bir süre geçmiş son yazımdan beri. O kadar uzun süre geçmiş gibi gelmiyor aslında ama başıma gelenleri düşününce farkına varıyorum geçen zamanın değerini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nereden başlasam...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aralıktan beri neler oldu madde madde inceleyelim:&lt;br /&gt;1- Güz döneminden tüm derslerimi vererek geriye tek bir ders bıraktım. Mezun olmama engel tek bir ders. Kayıt sırasında uğraştıklarımı filme çekseler en iyi orijinal senaryo dalında oscar alabilir. Aslında almaz. Neyse olay, alttan almam gereken dersin programdan kaldırılması ve benim yeni ders seçmem, o derse devam zorunluluğumun olması ama benim bu zorunluluktan kurtulmak için attığım taklalarla alakalı. Ayrıca çıkan parasal (harç muhabbeti) sorunlara girmek istemiyorum, fazla acı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- 3 hafta boyunca pc'siz kaldım. ekran kartım patladı çünkü. Şimdi sağolsun canavar gibi çalışıyor ama bir 3 hafta daha yine aynı sorundan pcden uzak kaldım (geçen sene 2 aydan daha uzun sürmüştü :\). Allahtan evde pc'den bol birşey yok da, teknolojik olarak yokluk çekmedim. Laptopta vista kullandım, tükürdüğümü yaladım, o kadar da kötü değilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Setting üzerine çalıştım bolca. 2 kere silip baştan başladım. Şu anda iyi gidiyor gibi. Arada pc'nin bozulması epey bi gerilememe neden oldu o 3 haftalık dönemde ama sağa sola notlar alarak yine ilerlettim (ha sonra o zamana kadar yazdığım çoğu şeyi silip pek çok yeri baştan yazdım o ayrı dava :P)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Dizi izledim, film izledim bol bol. South Park indirdim, buffy indiriyorum. Arada ufak tefek başka diziler de edindim. Terminator - Sarah Connor Chronicles adlı şaheseri izledim, 9. bölümde sezon finali yapmasına sinirlendim. Kyle XY izledim, ilk sezonu saçma sapandı ama 2. sezonda toparladı biraz. Bir kaç yeni dizi daha var, onları izledikçe değerlendiricem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ha elbette Lost 4. sezon başladı, time loop theory doğrulanacak gibi, dibimiz düşerek izlemeye devam ediyoruz (beğenmeyenlere laf söylemek için kendimi yormuyorum bile).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Gears of War oynadım, ama oyunun sonlarına gelmişken format girdi ve saveleri uçtu (hatta pcde uçan tek şey gow saveleri oldu enteresan bir şekilde). Deliler gibi UT3 oynuyorum, patchlerle, ek map ve skinlerle iyice muhteşem oldu oyun. Hala TF2 oynuyorum dl yapmadığım zamanlarda (çok seyrek yani :P). DoW: Soulstorm çıktı geçen, ona bakıyorum arada. Disciples 3 çıksın asıl be... Ondan öte SC2 çıksın, zergleri de açıklamışlar zaten (ühühühü).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6- Var daha bişeyler aslında ama... Neyse, bahsetmeye değmez. Başlık bununla alakalı olabilir zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PS: Daha sık update yapmalıyım sanırım. evet.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-3327859568097984162?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/3327859568097984162/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=3327859568097984162' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/3327859568097984162'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/3327859568097984162'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2008/03/never-forget-never-forgive.html' title='Never forget, never forgive'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-4817665525559542805</id><published>2007-12-24T12:46:00.000+02:00</published><updated>2007-12-24T13:12:01.260+02:00</updated><title type='text'>A long time ago, we used to be friends...</title><content type='html'>2007'nin muhtemelen son yazısı ile karşınızdayım. 6 yaşımdan beri (evet, evet...) ilk defa bu kadar çok boş vaktim oldu ve boş zamanımı ne kadar boş değerlendirdiğimi bu sene fark ettim. Okulun pratik olarak bitmiş olması ve benim iş aramayan bir işsiz oluşum (ki bambaşka bir hikayedir), haftanın altı günü evde yaymama olanak sağladı. Pazar günleri gittiğim ispanyolcayı hariç tutuyorum. Onu da epey saldım bu aralar, bi yakalama çalışması yapmam gerekecek sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu senenin bir diğer anlam ve önemi ise tonla dizi izlemiş olmam ve bu yönden eksiğimi büyük ölçüde kapatmış olmam. Amerikan tv yayınlarının son 10 sene içinde çıkarttığı bütün büyük yapımları izlemiş durumdayım sanırım. Madalyamı altından yapmanızı tavsiye etmem, platin olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaka bir yana Stargate sg-1'dan friends'e, farscape'ten veronica mars'a kadar (farscape amerikan değil avusturalya yapımıydı ama gereksiz detaylar bunlar :P) 5-6 adet diziyi izleyip hazmettim. Bunları zaman olarak toplasanız 1 aydan fazla sürecek bir izleme süresine denk geliyor. Sırf sg-1'ın aradaki uyuma süreleri dahil 2 hafta sürmesi, friends'in de aynı şekilde bir 7 küsür gün sürmesi olayın büyük bir yüzdesini kapsıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"You know what they say... Veronica Mars, she is a marshmellow"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse dizi muhabbetine girmemin sebebi bu değildi tam olarak. Şu geçtiğimiz bir hafta içinde kafamın bozuk olmasını yaşayan dünyaya mental kapılarımı kapatıp full dizi izleyerek geçirdim. Akabinde Veronica Mars'ın harika bir dizi, Kristen Bell'in çok güzel bir insan, CW'nin de şerefsiz bir kanal olduğunu belirtmek istiyorum (dizinin 4. sezonunu iptal etmeleri nedeniyle). Beklediğimden çok daha iyiydi, Lost'ta olduğu gibi çok işlenmiş bir konsept nasıl derinleştirilir bunu gösterdiler. Her sezonun ana davasında hep "işte çözdüm olayı ahahaha" diye gaza geldiğiniz anda ters köşeye yatırdılar, takdir ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"She is never desperate... or lost... She is Veronica Mars"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Bir diğer gelişme de bu gerçekleştirdiğim anti-sosyal hareketin sonucunda beynimin damarları açıldı ve sonunda ufak tefek bir şeyler çiziktirmeye başladım yine. Benzeri şekilde devam edersem destan yazabilirim sanırım. Örneğin sırf dün gece/bu sabah gördüğüm rüya (yada rüya mıydı, yoksa ben uykulu olarak düşünüyor muydum? herhalde rüyaydı) tek başına kitap olabilecek detaya ve kaliteye sahip. Ama çoğunu unutmuş olmam nedeniyle aklımda kalan kısımları not alarak yakında başlatacağım campaignde main plot olarak kullanmayı düşünüyorum. Hikaye kendisini yazacakken ben niye uğraşayım değil mi :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazının başında belirttiğim gibi bu senenin son yazısı bu olacak gibi. Şimdi gidip setting hakkında bir şeyler karalayabilirim. Daha kural sistemini halletmedim ya hadi bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PS: Bedavaya kaliteli flow tree chart yaratabilen bir programa ihtiyacım var acilen. Smart Draw can sıkıcı şekilde 7 günlük bir triala sahip ve 7 gün içinde bitiremem yapacağım işi. Ha çalışan crackli versiyonunu bulan olursa hayır demem tabi :)&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-4817665525559542805?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/4817665525559542805/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=4817665525559542805' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/4817665525559542805'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/4817665525559542805'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2007/12/long-time-ago-we-used-to-be-friends.html' title='A long time ago, we used to be friends...'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-6444023527903569838</id><published>2007-12-04T15:20:00.000+02:00</published><updated>2007-12-04T17:35:32.228+02:00</updated><title type='text'>Half-life</title><content type='html'>Part 1:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kaç post önce yazacak konu bulmanın ne kadar zor olduğu söylemiştim. Sonra "ben" hakkında yazabilecek tonla şey olduğunu keşfettim. Nasıl birşey yazsam diye düşünürken geçen gün &lt;a href="http://dur-bin.blogspot.com/2007/11/hayatmda-zendiim-tandmda-bende-sayg.html"&gt;Tuana'nın bir yazısı&lt;/a&gt; nelere değinebileceğim hakkında fikir verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlarım, tanıdıklarım, ailem herkes benim hakkımda belli bir fikre sahip. Nasıl oluşturduğumu bilmediğim bir imaj var ve benim bu imajdaki insan olduğumdan fazla eminler. Bir tek ben değilim herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her hareketimi, her düşüncemi yaptıktan "sonra" iki kere düşünen (evet çok akıllıca :D) birisi olarak bana atfedilen pek çok şeyi haksız buluyorum. Ben mi kendimi yetersiz görüyorum, kendime güvensizim mi de böyle diyorum emin değilim. Sanmıyorum ama, kendime güvensiz olsam çekingen olurdum... alakam yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnek olarak pek çok kişinin inatla bana "yaratıcı" demesi. Eğer ben yaratıcı isem insanlığın yaratıcılık seviyesi için ağlarım. "Zeki" yada "iyi" diyorlar... ben mi? peh. Bir kaç arkadaşım bilir ne kadar içten pazarlıkçı olduğumu, ne kadar bencil düşündüğümü, ne kadar duyarsız olduğumu. Empatimin yüksek olduğunu söylerim (cidden öyledir) ama bu empati ile duyarsızlık birleşince ortaya ben çıkıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı arkadaşlarım ne kadar sevecen olduğumu söylerler (kızlar özellikle?!), ama suratlarına karşı ne kadar bencil olduğumu ve tüm mentalitemin sadece kendim üzerine kurulu olduğunu söyleyince hiç kimseyi kendime inandıramıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu insan benim yaptığımın tersini yapmaya çalışır, ne kadar iyi ne kadar başarılı ve zeki olduklarını başkalarına göstermeye ve kabul ettirmeye çalışırlar. Ben neden bunun aksini yapıyorum? Yukarıda söylediklerimle kendimi kötülemeye çalışmıyorum aslında, sadece insanların gözünde oluşturduğum bu yanlış imajdan rahatsızım. "Kötü" değilim belki ama ya "iyi"? iyi de değilim. Kimsenin sandığı kadar başarılı ve zeki de değilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Part 2:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok emo yazmışım. Karamsar değilim realistim sadece. Yanlış tanınmaktan, abartılmaktan ve benden elimden olandan fazlasının beklenmesinden korkuyorum. Korku değil de rahatsızlık duymak diyeyim yada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Tuana'nın yazısında tanımladığı insan tipine baktım da (ki bu tanımlar sadece onun değil insanların çoğunun sahip olduğu beklentiler, o yüzden referans olarak alıyorum), ne kadar uzağım "mükemmellik"ten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamamen kendisi için yaşayıp, olası tek amacı mükemmellik olan bir insan için epey ağır birşey bu. Ama sonuçta tamamen sosyal beklentiler bunların çoğu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu iyilik kısmına taktım birazda. Şaka olarak söylediğim bazı konularda (örneğin gidip banka soymak gibi :P), biraz da ciddiyet var sanırım. Yani çalıntı parayla yaşayabilecek kadar yüzsüz bir insanım. Vicdanım da sızlamaz herhalde. Ahlaki muhatap olarak vicdandan başka bir şeyim olmadığından neden gidip hırsızlık yapmadığımı da bilemiyorum ama. Belki de kendime yediremem... bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dediğimden daha çok takıldığım tek şey de bilgili olarak adlandırılmam. Hiç bir zaman yeterince bilgili olduğuma inanmıyorum. Bölük börçük, kopuk bilgilerden oluşan bir zihnim var ve bunların %90ı konusunda gerçekten inanılmaz yetersizim. Gerçekten birşey biliyorum diyebileceğim konularda da yeteneksizim. Böyle bir kördüğümdeyim yani. Ah kendime bu kadar önem vermeme rağmen kendimi geliştirmeye üşenecek kadar tembel olduğumu belirtmeyi unutmuşum, o da var evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçten içe kendimi bazı insanlardan üstün görmem (nefret ediyorum bundan ama...) ve elitistliğim (buna lafım yok) gibi biraz kontrolüm dışında gelişen karakteristik özelliklerim var bir de. Sanırım bencillik ve potansiyel narsisistliğin alt dalları olarak gelişmişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse fazla uzattım sanırım. Yazdıklarımı karamsarlık olarak almayın, gerçekler bunlar ne yazık ki :P Hayallerinizi yıktıysam özür dilerim ^^.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-6444023527903569838?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/6444023527903569838/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=6444023527903569838' title='12 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/6444023527903569838'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/6444023527903569838'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2007/12/half-life.html' title='Half-life'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>12</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-7429518413098267610</id><published>2007-11-28T13:24:00.000+02:00</published><updated>2007-11-28T17:17:13.668+02:00</updated><title type='text'>Third Person View</title><content type='html'>İnsanları genelde empati yoksunu olmakla suçlarız. "Kendini onun yerine koy, bak ne kadar kötü hissedeceksin" gibi şeyler söyleriz başkalarına pislik yapanlara. Ama herşey gibi fazla empati de zararlı mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkalarını bilmem ama başkalarını tarafsızca gözlemleyip, olaylara objektif yaklaşma yetisi bende ters tepmeye başladı. Hatta uzun süre önce başladı ama daha yeni fark ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlara ve olaylara sanki kendim orada değilmişim gibi bakmaya o kadar alışmışım ki, kendimi etkileyecek olaylara taraflı yaklaşmak zor geliyor. Kendimi ve olayları tps oyunlarındaki gibi biraz yukarıdan bakıyormuş gibi hissediyorum. Sonra bir sorumluluk alıp bir anda fps moduna geçince ne olduğumu şaşırıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta bu iş o kadar ileri ki, bilincim "kontrollü rüyalar" gibi çalışıyor artık. Kimi zaman birşey söyler yada yaparken kafamın bir tarafında aynı anda "ne yapıyosun oğlum sen, saçmalama iki dakika!" diyorum kendime.  Morpheus'un Neo'ya dediği gibi daha önce hiç uyanmadığım bir rüyanın içinde yaşıyorum sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada söylenmesi gereken "daha bireysel bak olaylara, daha çok tuttuğunu kopart" gibi birşey olmalı herhalde ama ne yazık ki ben şu anki bakış açımdan da memnunum. Şu geçiş sürecini kolaylaştıracak sihirli iksir olsa da içsem, o yeter bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Objektif yaklaşabilme yeteneğim sahip olduğum sayılı şeylerden bir tanesi ve kaybetmeyi göze alamıyorum, göze almaktan öte istemiyorum zaten aksini. Var olan sosyal toplum dalgasının içine atlamak istemiyorum. Bireysel olarak giderek daha anti-sosyalleşiyorum belki ama bu pek de umrumda değil yani. Aslında umrumda ama sadece "daha fazlası da olabilirdim" dememe neden oluyor o kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, şu bahsettiğim iksirin tarifini bilen varsa söylesin. :P&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-7429518413098267610?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/7429518413098267610/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=7429518413098267610' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/7429518413098267610'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/7429518413098267610'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2007/11/third-person-view.html' title='Third Person View'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-321891042157654623</id><published>2007-11-19T16:33:00.000+02:00</published><updated>2007-11-19T17:00:10.584+02:00</updated><title type='text'>X-ray vision!</title><content type='html'>Bilmiyorum başka insanlar sokakta yürürken karşıdan kendilerine doğru gelenlere bakınca ne görüyorlar ya da ne görmek istiyorlar, ama ben hep benzer yüzleri görmekten sıkıldım. Çok iyi bir yüz hafızam yoktur zaten, herkes birbirine benziyor gibi gelir hep.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafızamı geliştirmek, birazda insanları daha rahat tanıyabilmek için bir aralar ufak detayları aklımda tutmaya çalışırdım. Daha sonra bu yüzün değişik bölümlerini incelemeye geldi; burnun şekline, çene ve dudak şekline. Hatta bir ara kafamda listelemeye, tanıdıklarımın yüz şekil ve ifadeleriyle kişiliklerini bağdaştırmaya çalışmıştım. Daha sonra pek uğraşmamaya başladım bununla, insanları aklımda tutmanın o kadar da önemli olmadığını düşünmeye başladım o yüzden herhalde. Asıl konu bu değil ama.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Topluluk önünde konuşacaklara yada iş görüşmesine gideceklere verilen klasik tavsiyedir bu; "karşındakileri çıplak hayal et, o zaman heyecanlanmazsın". Benim bahsedeceğim olay da bunun gibi ama aynı amaçla değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın karşısındaki çıplak görmesi nasıl bir rahatlık sağlayabilir anlamıyorum zaten. Hele karşı cinsten ise tamamdır zaten, o zaman görürüm heyecanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her lise mezununun insan biyolojisi hakkında aşağı yukarı bir bilgisi vardır herhalde. Bir süre önce bu "çıplak görmeye çalışma" işi nasıl oluyor diye kafa yorarken ve sokakta ne dinlediğim müzikten ne de düşünecebileceğim diğer konulardan tad alabilirken, işi bir adım daha ileri taşımak nasıl olurdu diyerek sırayla karşımdakileri yürüyen sinir sistemleri, kemik ve kas yapıları olarak görmeye başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet ilk bakışta "ruh hastası mısın sen?" diyebilirsiniz ama pratik olarak deneyince diğer insanların ne kadar kırılgan ve "ölümlü" olduğunu fark ediyorsunuz. nefes alıp veren ciğerleri, atan kalbi görünce size ne kadar benzediklerini fark ediyorsunuz. minibüste yanınızda oturan adamı tamamen iskelet olarak görebilmeye başlayınca ve hareketleriyle gözünüzde canlandırdığınız görüntüyü eşleştirince insan fizyolojisine hayran kalmamak imkansız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yöntemi insan kendisine de uygulayabiliyor elbette. Kendi elime bakıp, hareketler sırasında kasların, kemiklerin, sinirlerin ve damarların nasıl hareket ettiğini az düşünmemişimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediğim gibi biraz insan fizyolojisi hakkında bilgi sahibi olmak yetiyor bunun için. Karşınızdaki anadan doğma hayal etmek yerine, etten kemikten bir canlı olarak görmek çok daha işe yarardır bana kalırsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahsettiğim bu yöntemin dışında bir de yolda karşılaştığınız insanların görünüş ve hareketlerine bakarak o anda ne düşündüklerini, nasıl bir hayata sahip olduklarını tahmin etme oyunu vardır. Ama bu daha çok bilinen ve uygulanan bir yöntem olduğu için üzerinde durmaya gerek duymadım. Herkes yapıyordur herhalde bunu :P&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazıyı okuyup beni psikopat bir katil yada doktor adayı sanan varsa yazıyı bir daha okumasını tavsiye ederim. o_O&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-321891042157654623?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/321891042157654623/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=321891042157654623' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/321891042157654623'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/321891042157654623'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2007/11/x-ray-vision.html' title='X-ray vision!'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-8549187994639924100</id><published>2007-11-15T15:43:00.000+02:00</published><updated>2007-11-15T15:45:07.893+02:00</updated><title type='text'>Baydınız artık...</title><content type='html'>Bu yazıyı ilk foruma yazmıştım ama orası yeri değil, anlamsız kavgalar çıkartır diye silip buraya koyuyorum. Buyrun:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"O kadar birşey yazmıycam, birşey demiycem diyorum ama, artık yeter buraya patlıyorum arkadaşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarda Atatürk hüeee!! diye çığıran insanların sayısı haddinden fazla aştı. Hani Atatürk şimdi hayatta olsa ne olurdu muhabbeti vardır ya, bence Atatürk şimdi hayatta olsa kahrından ölürdü. Hayır pek çoğunuzun düşündüğü sebeplerden değil, bu Atatürk fanları yüzünden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insan bu kadar idolleştirilebilir, öğretileri bu kadar ikinci plana atılabilirdi herhalde. Sağa sola Atatürk yaşasın, çok seviyoruz ühühü diye yazacağınıza kendisinin savunduğu fikirleri yazsanız, tartışsanız, uygulasanız düşünseniz Atatürk'ü çok daha yüceltmiş olurdunuz. Sonuçta düşünce ve hareketleri olmadan Atatürk sadece bir insandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir laf vardır, basit insanlar tarihteki kişileri, kafası çalışan insanlar ise tarihteki olay ve düşünceleri tartışır diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası şunu diyorum, milletçe kafamız çalışsın biraz, "Atatürk" lafını aşıp, demokrasiye, halkçılığa, inkılapçılığa geçelim biraz. Hani mesela?"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-8549187994639924100?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/8549187994639924100/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=8549187994639924100' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/8549187994639924100'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/8549187994639924100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2007/11/baydnz-artk.html' title='Baydınız artık...'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-5991336571816991776</id><published>2007-11-07T17:12:00.000+02:00</published><updated>2007-11-13T02:46:24.733+02:00</updated><title type='text'>Blah blah blah</title><content type='html'>Önceden yazı yazmaya başlamanın ne kadar zor olduğundan falan bahsetmiştim. En önemli zorluklardan birisi yazacak konu bulamamak. Konuyu bulduktan sonra yazacak birşey bulması kolay. Aslında sağa sola bakıp herhangi random bir konu hakkında yazı yazılabilir. Ama bunun yazar için ne kadar manevi değer taşıdığı tartışma konusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Mesela bakalım etrafımda neler var şu anda: Hemen solumda cep telefonu, pc parça fiyat listesi, lamba ve ispanyolca sözlük var. Önümdeki monitör ve klavyeden bahsetmeme gerek yok. Sağ tarafta ise tv ve yatak var. Bunlardan uygun bir yazı konusu çıkartamadım şahsen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Geçelim daha az maddi şeylere... Haftaya iki tane alttan dersime ait sınav var. Oturup burada ne kadar çalışmam gerektiği hakkında, sınavları veremezsem okulun daha da uzayacağı hakkında dert yanabilirim. Ama bu konuda yazı yazmış olmak beni tatmin eder mi? hmm... sanmam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Başka ne var elimde bir düşüneyim. Hakkında yazacak büyük bir problemim yok (parasızlık hakkında yazabilirmişim aslında :P). Problemsizlik hakkında bir yazı yazsam nasıl olurdu? Biraz fazla "emo" kaçardı herhalde. Emo'luk bu mudur o da ayrı konu tabi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Daha "n00b" konular hakkında yazabilirim belki (bazı bir kaç arkadaşımın diyeceği gibi). Beklediğim tonla oyunun bu ay çıkması, ancak sevgili türksat aş'nin hala kablo internet hızlarını söz verdikleri gibi arttırmadıklarından dem vurabilirim. Anladığınız gibi internetten indiriyorum oyunları, korsan kullanıyorum, mutluyum gururluyum, param yok orijinale.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Şöyle bir baktım da yazdıklarıma şimdi, biraz fazla sinir yüklü olmuş sanki. İçten içe bişeylere mi sinirliyim ki acaba? Yoo, aslında değilim. Hmm.. meditate on this, i will.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-5991336571816991776?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/5991336571816991776/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=5991336571816991776' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/5991336571816991776'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/5991336571816991776'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2007/11/blah-blah-blah.html' title='Blah blah blah'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-6934430441575049633</id><published>2007-10-01T21:50:00.000+03:00</published><updated>2007-10-02T18:39:29.258+03:00</updated><title type='text'>Project Atlantis (part 3)</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 35.4pt;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Babil Kulesinin çöküşünün ardından tekrar dünyanın dört bir yana dağıldı insanlar. Artık aralarındaki bağları tamamen yitirdikleri için onları birbirine bağlayan hiç bir şey kalmamıştı. Uygarlıklar birbirinden bağımsız, tarihlerini tamamen unutmuş bir şekilde gelişmeye devam ettiler. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 35.4pt;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Kendini tanrı ilan eden melekler ise Kulenin çöküşü ile birlikte popülaritelerini yitirmeye başladılar. Ayrıca cennete baş kaldırılarının cezası bu kadarla kalmamıştı, ancak melekler arasında gelişen bu olaylar hakkında insanların elindeki tek bilgi kaynakları “kutsal kitaplar” olduğundan bilinenler kabaca melekler arasında bir savaş olduğunu ve Cennetin galip gelerek baş kaldıran melekleri Cehennem adı verilen yere sürdükleridir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;div  style="border-style: none none solid; padding: 0cm 0cm 1pt;font-family:times new roman;"&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="border: medium none ; padding: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 35.4pt;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 35.4pt;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Cennet’in insanlık üzerindeki son ve şu güne kadar ki en etkin planı kendilerinden birini yollamaktansa insanlar arasından birilerini bu işle görevlendirmek olmuştur. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 35.4pt;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Son bir kaç bin yıl boyunca insanlığa öyle yada böyle yol gösterip istedikleri şekle sokmaya çalışan melekler, insanların bu işi kendi aralarında gayet başarılı bir şekilde halledebileceklerini görmüş ve uzun bir süre boyunca çeşitli insanları “peygamber” olarak atayarak “din”lerini yaymışlardır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 35.4pt;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Önceki hataların tekrarlanmaması için her dinde ortak bir tarih ve bu tarihten çıkartılacak dersler belirtilmiştir. Bu dinlerdeki en önemli yasaklardan birisi ise “büyücülüğün yasaklanması” olmuştur. Her kültürde aynı seviyede olmasa da büyücü avları dönem dönem dünyanın heryerinde yaşanmıştır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 35.4pt;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Büyücülük, Afrika kabilelerinin şamanlarından Maya rahiplerine, Kelt druidlerinden Avrupalı simyagerlere kadar çoğu yerde çeşitli formlarda kendisini göstermiş ve Atlantis sonrası dünyadaki her uygarlıkta yer bulmuştur. Ancak “ilahi dinlerin” gelişiyle büyücülere karşı düşmanca tavırlar, anlaşılmayana karşı duyulan korkular büyümeye başlamış ve klasik anlamdaki büyücülük yavaş yavaş yok olmaya başlamıştır. Bu korku kimi zaman şiddetli eylemleri de barındırmıştır içinde. Bu eylemler arasında en bilinen ve en organize olanı Vatikan Kilisesince Orta Çağ’da yaşanan cadı avlarıdır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;div  style="border-style: none none solid; padding: 0cm 0cm 1pt;font-family:times new roman;"&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="border: medium none ; padding: 0cm; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 35.4pt;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 35.4pt;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Babil’in çöküşünden beri pek çok şeyi unutup tekrar öğrenen büyücüler, Orta Çağ’a kadar tekrar ayakları üzerinde durup yeteneklerini bu yeni koşullara göre şekillendirmeyi öğrenmişlerdir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 35.4pt;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Rönesans ile ortaya çıkan akılcılık akımı her ne kadar büyücülükle kavramı ile tamamen zıt gözükse de bilim ve büyücülük arasında her zaman oldukça ince bir çizgi olmuştur. Büyücülükle gerçekleştirilenler modern bilimle açıklanamıyor olsa da hedefler genellikle aynıdır. Sadece pratik kullanımlarındaki araçlar ve yöntemler farklıdır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 35.4pt;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Rönesans’ın doğuşunda katkısı olan çoğu ismin aynı zamanda birer büyücü olması tesadüf değildir. Bu dönemin çoğu sanatçı ve bilim adamı günümüzde Akademi adı verilen grubun temellerini atmıştır. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 35.4pt;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;“Büyü” ile gerçekleştirilebilecek şeyler her ne kadar olağanüstü olsa da günümüzde ve tarih boyunca bu etkileri gerçekleştirebilmek için kişisel beceri ve bilgi birikimi gerekmektedir. Ancak bu bilgi yapılacak ayin bilgilerinden öte etkinin doğal yollardan nasıl ortaya çıkacağı üzerinedir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 35.4pt;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Rönesans sanatçılarının bu konumu da bundan kaynaklanır. Büyücü oldukları için bilgili ve yetenekli değil, bilgili ve yetenekli oldukları için büyücüdürler. Kendilerinden önce gelen aydınlanma sürecinin son halkası olarak Orta Çağ’ın baskıcı yapısını kırmayı başarmışlardır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 35.4pt;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Orta Çağ’ın bağnaz yapısının en önemli nedeni “Krallık” adlı oluşumdur. Günümüz dünyasında eskisi kadar etkin olmasalar da, ilahi dinlere sıkı sıkıya bağlı “büyücü”lerden oluşan bu örgüt radikal din anlayışlarıyla modern “büyücülüğün” gelişmesini yüzlerce yıl boyunca engellemişlerdir. Ancak Rönesans döneminin politik, sosyal ve ekonomik değişimleriyle birlikte Krallık hızla gücünü yitirmiştir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 35.4pt;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Takip eden 500 yıl boyunca insanlığın teknolojik ve sosyal olarak hızla ilerleyişini büyük miktarda hayallerini gerçek yapabilen bu insanlara borçludur. İnsanlığın gelişimi için çalışan bu kişiler, kendileri gibi doğaüstü yeteneklere sahip olma potansiyeline sahip olanların eğitimi için Akademi adlı organizasyonu oluşturmuşlardır. 17. yy’ın başlarında, Atlantis’in Tufan sırasında yok oluşundan önce şehrin korunan bölgelerinin keşfedilmesi ile bu bölgeler dönemin önemli şehirlerine taşındı ve bu şehirlerin içine entegre edildi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 35.4pt;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Akademinin sağladığı eğitim, “büyücülük” eğitiminden çok daha ileri tekniklerle pozitif ve sosyal bilimlerden, meditasyon ve sanat eğitiminden oluşmaktadır. Hayal ve düşüncenin gerçekliğe yansıtılmasında temel, olayların ve varlıkların nelerden ve nasıl oluştuğu, ne gibi sonuçlar doğuracaklarının bilinmesi olduğundan ve bilginin insanlığın Atlantis günlerindeki ihtişamına giden tek yol olduğunu düşündüklerinden Akademi üyeleri yüzlerce yıl boyunca bu amaçlarını gerçekleştirmek için insanlığın eğitimi için çalıştılar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 35.4pt;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Günümüzdeki tüm “büyücüler” Akademi mezunudur. Seçtikleri yol ne olursa olsun Akademi ahlaki konularda olabildiğince nötr kalmaya çalışır. 20. yüzyılın başından beri daha spesifik konularda uzmanlaşmış gruplar ortaya çıkmış olsa da insanlığın gelişimi için uğraşan en etkin grup Akademi olmaya devam etmiştir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-6934430441575049633?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/6934430441575049633/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=6934430441575049633' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/6934430441575049633'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/6934430441575049633'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2007/10/project-atlantis-part-3.html' title='Project Atlantis (part 3)'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-817611023423250048</id><published>2007-09-30T19:42:00.000+03:00</published><updated>2007-10-02T16:38:44.131+03:00</updated><title type='text'>Kaptanın seyir defteri...</title><content type='html'>Bu sefer neredeydim? Hmm.. üç şey yapıyordum sanırım. Bir, Friends izledim baştan sona. İki Bioshock oynadım bitirdim. 2 günde bitti, pek kesmedi yani. Üçüncüsü ise malum, tembellik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Friends hakkında şu saatten sonra ne yazsam boş olur, bildiğiniz Friends yani. Bunu iyi anlamda söylüyorum tabi. Şurada "star wars izledim söyleyecek bir şey bulamıyorum" demek gibi birşey bu. Tanesi ortalama 24 dakikadan 238 bölümü bir hafta(tam olarak 7 gün 6 saat) içinde bitirecek kadar sıyırmış ve gaza gelmiştim, bu ne kadar etkilediğini açıklayabilir sanırım. Ha daha önce başka diziler için de benzeri performanslar göstermiştim o ayrı. Ayrıca Ross haklıydı :P&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bioshock, heryerde söylediğim gibi VtM: Bloodlines'daki Malkavian Mansion tadında bir oyundu, kısacası harikaydı. Ancak çok daha uzun olabilirmiş, fazla kısa geldi yukarıda da dediğim gibi. Bi half life 2den sonra...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tembellik konusunda ise allah belamı versin artık. En azından tembellik fiziksel tembellikle sınırlı şu aralar sadece. Son günlerde (bioshock'un da etkisiyle falan) kafam çalışıyo hiç olmadı. Yeni bombalarla sahalara dönebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlantis tarihçesine ise en kısa sürede devam edicem. hatta yazmaya başlamış olduğum kısmı direkt koyabilirim... Neyse bi bakayım nerede kalmışım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Logging out.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-817611023423250048?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/817611023423250048/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=817611023423250048' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/817611023423250048'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/817611023423250048'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2007/09/kaptann-seyir-defteri.html' title='Kaptanın seyir defteri...'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-4522388676563413482</id><published>2007-08-27T13:42:00.000+03:00</published><updated>2007-08-27T13:55:51.298+03:00</updated><title type='text'>OMGWTF (yada kaç hafta oldu neden yazmadım)</title><content type='html'>Hikayeye devam etmemiş olduğum dikkatinizi çekmiştir. bunun nedeni kablonun sürekli gidip gelmesi ve bu kesinti sırasında benim kendimi farscape ve futurama izlemeye vermiş olmam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farscape resmen değeri bilinmemiş bir hazine. Biraz fazla fantastik olsa da çok hoş fikirler var ve dizi kalite olarak da hiç kötü değil. Ama 4 sezon + mini seri kesinlikle yeterli gelmedi bana. Bi sg-1 gibi 10 sezon devam etse fena olmazmış yani. ama yine de hikayeyi falan bağlamayı başarmışlar, tek tesellim odur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futurama için ise sözüm yok. Simpsonstan nefret eden bir insan olarak futuramayı çok daha hoş buldum. Yani bir family guy falan olamasa da bir Bender olsun bir Dr. Zoidberg olsun asla unutulmayacak karakterlerdir. Sırf Zoidberg'ün sesi için bile izlenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternet yokluğunda bir defa daha PS: Torment bitirdim. Böyle bir oyun nasıl yapılmıştır hala aklım almıyor yani. Diyalogların derinliği, karakterlerin canlılığı ve Sigil'ın atmosferi insanı ne kadar boğsa da şehrin bu kadar canlı olması şu ana kadar başka hiç bir oyunda sağlanamamıştır (hepsi birden tek bir oyunda en azından). Bir de büyü animasyonlarında grafik hataları olmasa süper olacakmış (ki bu benim donanımla alakalı sanıyorum.) Torment üzerine söylenebilecek çok şey var ama hiç uzatmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu geçen süre içinde ilgilendiğim asıl olay ise Atlantis projesinin yanında bir de dnd modeli daha "fantastik" bir setting üzerinde düşünmek oldu. Açıkça söyleyim Farscape'ten çok çalıntı yaptım (bir kaç konsepti yani)  ama pişman değilim, güzel olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlantis projesi tarihçesini ise yazmaya devam edeceğim, sabırla bekleyin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-4522388676563413482?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/4522388676563413482/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=4522388676563413482' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/4522388676563413482'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/4522388676563413482'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2007/08/omgwtf-yada-ka-hafta-oldu-neden-yazmadm.html' title='OMGWTF (yada kaç hafta oldu neden yazmadım)'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-3392165245296803270</id><published>2007-08-07T21:35:00.001+03:00</published><updated>2007-08-07T21:35:59.032+03:00</updated><title type='text'>Project Atlantis (part 2)</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Evet nerede kalmıştık...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Hataları düzeltmek için çabalamaktansa herşeyi silip baştan başlatan meleklerden bahsediyordum.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Tufan, hepinizin tahmin edeceği gibi dev dalgaların, fırtınaların, dağların tepelerine kadar yükselen suların tüm dünyayı yok etmesine neden olmuş fakat Tanrı Nuh’a bir gemi yapmasını ve gemiye her hayvandan bir çift almasını söylemiş vs vs... Kutsal kitapların anlattıklarının aksine Aryanlara bir uyarı yapılmamıştı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Benim burada bahsettiğim tufan yukarıda belirttiğim gibi sadece fiziksel bir yıkım değil aynı zamanda ruhsal ve zihinsel olarak da yıkıcıydı. Bu yıkım hem doğrudan hem de dolaylı olarak oldu. Ortak bir üst bilince sahip insanlık bir anda bu kadar ani bir şekilde yok oluşla karşılaşınca yaşanan şok aralarındaki bu bağı koparttı. Bir bireyin milyonlarca diğer insanın korku ve dehşetini bir anda hissetmesi kesinlikle kolay olamazdı zaten.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Üstbilinçlerinden ayrılan insanlar doğaüstü yeteneklerinden yoksun kaldılar ancak teknolojileri kurtuluşları olacaktı. Tufanı durduracak veya kendileri haricinde başka hiç kimse yada hiç bir şeyi kurtaracak imkanları yoktu. Bu yüzden sular altında kalmakta olan bir kıtada yaşayan milyonlarca insan genelde ne yaparlarsa onu yaptılar ve gemilere doluştular.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Olayların Nuh’un Gemisi miti ile olan bağı bu noktada kurulabilir, çünkü tufanın ilk etkilerini atlatıp hayatta kalmayı başarabilenler bir araya toplandılar ve sular çekilmeye başladığında kendilerini şu anda Mezopotamya olarak adlandırılan yerde buldular.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Tufanın yarattığı yıkımının etkileri &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;geçmeye başlayınca insanlık (artık Aryan ve maymun-insanlar arasında pek bir fark kalmamıştı ve bu yüzden artık bir ayrım yapma gereği duymuyorum) aralarındaki zihinsel bağı kaybettikleri için ortak yaşam da eskisi kadar kolay değildi. Artık gruplaşmalar yaşanıyor, birbirine aykırı fikirler kimi zaman insanlar arası şiddetin ortaya çıkmasına bile sebep oluyordu. Bu yüzden her grup kendi yolunda kendine ait bir toprağa yerleşmek üzere ayrıldı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;7 ayrı grup olarak dünyanın dört bir yanına yayıldı insanlık. Ancak eski ihtişamından geriye çok az şey kalmıştı Atlantis uygarlığının. Artık sadece uzun ömüre sahip Aryan’lardan oluşmayan insanlık zamanla daha kısa ömürlü, daha unutkan, daha cahil ve daha saldırgan hale geldi.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;İnsanlık Atlantis mirasından kalan son kozunu Babil’de kullandı. Tufandan sonra gerçekliği etkileme yeteneklerini kaybeden insanlar arasında bir kaç kişi bu yeteneklerini, bir üstbilince bağlı olmadan bireysel olarak kullanmanın yolunu bulmuştu. Bu az sayıda kişi artık cahil ve cahilliğinden memnun insanlar arasında “büyücü” olarak anılmaya başlamıştı. Ancak “büyücü” diye adlandırılan bu insanlar bilgi birikimleri ve bilgelikleri sayesinde yeni kurulan medeniyetler arasında saygı kazanmışlardı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Büyücüler arasında bir kardeşlik anlayışı olsa da fikir ayrılıkları çoktu. Atlantis’in ve medeniyetlerinin yok oluşunun hesabını meleklerden ve cennetten sormak gibi delice amaçları olanlar vardı aralarında. Ancak her ne kadar deli olsalar da oldukça ikna edici olabiliyorlardı. Babil kralına göklere uzanan bir saray inşaa edeceklerini ve tüm insanlığın bu kule etrafında toplanacağı, kendisinin de bu insanların efendisi olacağını söylediler. Olayların böyle gelişeceğini pek sanmıyorlardı fakat kralı ikna etmek için biraz yalanın zarar vermeyeceğini düşünmüşlerdi.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;İkna olan Babil kralının ardından dünyanın tüm milletlerini Babil’de toplayıp bu amaç için çalıştılar. Aralarında karşı çıkanlar isyan edenler oldu, fakat Babil kulesi yükseliyordu.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Ancak melekler yine boş durmuyordu. Tufanın ardından insanların tekrar eski sapkın yollarına dönmelerini engellemek için aralarından bir kısmını tekrar dünyaya yolladılar. Ancak bu sefer melekler insanlarla olan mesafelerini koruyacaklardı. Hala tamamını yok edip edemediklerinden emin olmadıkları Nephilimlerin yeni bir neslinin ortaya çıkması tehlikesini bu şekilde yok etmiş oluyorlardı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Bu melekler insanlara tanrının ve cennetin yolunu anlattılar. Ancak dünyanın ayrı köşelerine dağılmış ve atalarının yaşadıkları hakkındaki bilgilerin çoğunu oldukça hızlı bir şekilde unutmuş olan insanlar bu ilahi varlıkları Tanrı’nın bizzat kendisi sandılar. Kendilerine Tanrı sıfatı yakıştırılan melekler önce insanlara bu düşüncelerinin yanlış olduğunu ve bunun büyük bir günah olduğunu söyleseler de, artık dünyanın havasından mıdır nedir, bir süre sonra kendileri de bu sözlere inanmaya ve kendilerini tanrı sanmaya başladılar.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Cennetin melekleri zıvanadan çıkmıştı fakat bu tanrı-melekler cennete olan sadakatlerini yitirmediklerini ve sadece numara yaptıklarını belirterek bu gidişatın engellenmemesi sağladılar. Kendilerini Tanrı ilan etmeleri cennetteki melekler açısından işlenebilecek en büyük günah ve küfür olsa da insanların yaratabilecekleri sorunları engel olmanın en kesin yolunun bu olacağı konusunda karar kıldılar.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Tanrı-melekler insanları oldukça yakından takip edip hem keyif sürüyorlar hem de cennetin müdahalesini engellemek için sürekli bir cennetle iletişim kuruyorlardı. Babil’de gelişen olayları ise rapor etmek yerine çıkar sağlamak için kullandılar.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Babil kulesinde “Cennete açılan kapı” yapıldıktan sonra bu kapının gerçekten cennete açılmasını sağlayacaklar ve belki de tek rakipleri olan Cennet’in meleklerini ortadan kaldıracaklardı. Fakat kendi kardeşlerini çok küçümsemişlerdi. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Daha fazla detaya gerek yok, özetle Babil Kulesi yıkıldı, tanrı-melekler dağıtıldı ve cennetten sonsuza dek sürüldüler. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;İnsanlar da tekrar tekrar sorun yaratmaya devam ediyorlardı ve aynı şeyin tekrarlanmasını engellemek için insanlara Atlantis’ten geriye kalan son miras olan konuştukları ortak dili unutturup sayısız ayrı dile dönüştürdüler. İnsanlar bir daha bir araya gelemezlerse bir daha baş kaldıramazlardı, sorun çözülmüştü. Yada çözülmemiş miydi?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNoSpacing"&gt;Not: Babil’den Rönesans’a kadar yazacağım demiştim ama bu kısmı bile biraz fazla oldu bu blog için. Neyse yavaş yavaş ilerliyorum, acelesi yok nasılsa. Bir dahaki bölümde peygamberler ve “ilahi dinlerin” gelişi, Orta Çağ’da gelişen olayları anlatacağım. Ayrıca Nephilim’e tufandan sonra ne oldu, tamamen yok mu oldular, o konuda da birşeyler yazarım sanırım.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-3392165245296803270?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/3392165245296803270/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=3392165245296803270' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/3392165245296803270'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/3392165245296803270'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2007/08/project-atlantis-part-2.html' title='Project Atlantis (part 2)'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-1792903501456760402</id><published>2007-08-06T19:42:00.000+03:00</published><updated>2007-08-06T22:37:08.006+03:00</updated><title type='text'>Project Atlantis (part 1)</title><content type='html'>Project Atlantis her ne kadar üstünde çalıştığım settingin adı olmasa da, daha bir isim bulamadığım için bu yazı boyunca bununla idare edeceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu settingim üzerinde bir önceki settingim Zaman Fırtınası (ve yine aynı evrenin geleceğinde geçen ZF Cyberpunk) üzerinde çalışmayı bıraktıktan kısa bir süre sonra düşünmeye başladım. Her halde 3 sene önceye falan denk geliyor bu da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlangıçta şu anki haliyle pek alakası olmasa da (ZF'de öyle başlamıştı aslında...) sonradan epey bir değişim geçirerek şu anki haline geldi. Daha settingin içeriği hakkında bilgi vermeden böyle konuşunca bir şey anlaşılmıyor tabi ama, ön bilgi olarak bunu vermek istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ha bir de başlamadan önce okuyacaklara not: Eğer dini konularda hassassanız, milliyetçilik konusunda hemen gaza gelip "ne diyosun lan sen itin soyu!!" şeklinde çıkışlar yapıyorsanız bu yazıdan (ve devamında bu settingi anlatan yazılardan)  koşarak uzaklaşmanızı tavsiye ederim. Sizin hassas doğanıza saygı göstermek gibi bir amacım yoktu bu setting üzerinde çalışırken. Eğer bu saydığım özelliklere sahip değilseniz, buyrun hoşgeldiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Setting dünyamızda, daha doğrusu dünyamızın alternatif bir halinde geçiyor. Eğer bu işlere yabancı değilseniz biraz World of Darkness'a benziyor diyebilirim. Ancak wod'da olduğu gibi gerçek dünyanın daha karanlık halini değil, dünyamızın birebir halini barındırıyor içinde. Tek farkı din mitlerinin biraz "değişik" bir yorumu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikayemiz evrenin yaratılış anı ile başlıyor. Tanrı (The Lord, Allah, Yehova.. ne derseniz işte), cennetinin tüm meleklerini toplar ve bu son yaratımının kendilerine emanet ettiğini söyler ve cenneti terk eder. Elbette bu insanların bildiği kadarı işin. Tanrının bir yeri terk edebilecek bir fiziksel forma sahip olup olmadığı, tanrının ne olduğu, ne olmadığı günümüz dünyasında ne kadar kesinse burada da böyle. Fakat Aryan'ın kabul ettiği gerçeklik budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrının varlığından mahrum kalan melekler kendilerini boşlukta hissederler ancak kendilerine verilen emir doğrultusunda evreni Tanrının geri dönüşüne kadar "işler halde ve tek parça" tutmak üzere çalışmaya başlarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrı evrenle birlikte bir de "insan" denen bir yaratık yaratmıştır. Bu insan denen yaratıklar meleklerden pek aşağı kalır olmasalar da melekler gibi yaratılmamışlardır. Sayısız melek kendilerine düşen bu yeni görevi yerine getirmek ile meşgulken, daha varoluşa yeni gözlerini açmış olan insanlar, öğrenmeye olan açlıklarını Eden'ın en büyük ağacının meyvelerini yiyerek gidermeye çalışmışlardır. Burası bildiğimiz yaratılış destanı kısmına benziyor ancak ortada bir şeytan, bir adem ve bir havva (en azından bu isimlerde spesifik kişiler) yok. Tamamen özgür irade.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşleri başlarından aşkın olan melekler dikkatlerini cennetten at koşturan insanlardan çok daha galaksileri yeni oluşmaya başlayan evrene vermiş olduklarından insanları dünyaya postalamayı uygun bulmuşlardır. Çünkü Bilgi ağacı meleklere Tanrı tarafından yasaklanmıştı, neden kendilerinden daha basit insan ırkının yemesine izin verilsindi ki? Sonuç olarak insanlar, daha az sorun çıkartacakları düşünülen bu dünyaya postalandılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamdan yoksun bir gezegene sürülen insanlar çevreyi yaşanabilir kılmak için bir anlamda "terraforming" çalışmasına giriştiler. Çünkü Tanrı evreni yaratmış olsa da bu evren yaşamdan yoksun, yarım kalmış bir çalışma gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi şundan bahsetmeyi unuttum. Bu setting bağlamında insan ırkı (ve elbette melekler de), Tanrının sıfatlarından olan "irade"ye sahip. elbette gerçekte de bunun böyle olduğu kabul ediliyor dinlerce, fakat benim demek istediğim bu değil. Kutsal kitaplarda Tanrının iradesi demek, Tanrının sadece isteyerek isteğini gerçekleştirmesi anlamına gelmektedir (let there be light tribi yani).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikayemizin başrolü olan İnsanlar da bu özellikten nasibini almış bir varlık çeşididir. Ancak bu yetenekleri dümdüz iradelerini gerçekleştirmek değil hayallerini gerçeğe yansıtmak şeklinde çalışmaktadır, Platon'un mağara teorisindeki idea-madde yansıması gibi. Ayrıca bu insanların arasında, aynı kendilerinin bir üstü olan meleklerin kendi aralarında sahip olduğu bağ gibi bir bağ vardır. Neyse bu konuya daha sonra tekrar değineceğim zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzlerce (belki de binlerce) yıllık ömre ve doğaüstü (?) yeteneklere sahip insanlar kendilerine Aryan adını verdiler ve yeni yaşam alanlarını düzenlemeye başladılar. Cennette gördükleri her tür canlıyı (ki cennette gördükleri kendileri ve melekler haricindeki tek canlılar bitkilerdi) dünyada da var eden insanlar ilk yerleşimlerini bulundukları dev platoya kurdular. Bu şehre Atlantis adını veren insanlar aradan geçen zamanla çoğaldı ve Atlantis'de buna bağlı olarak genişledi ve gelişti. Teknolojik olarak günümüzden çok daha ileri seviyelere ulaşan insanlar, Atlantisi bulundukları kıtanın merkezini tamamen kaplayan dev bir uygarlık haline getirdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sırada melekler boş durmuyor ve Tanrının kendilerine verdiği amaç doğrultusunda evreni geliştirmeye ve doğanın dengesini korumakla uğraşıyordu. Fakat milyonlarca yıl süren Atlantis'in huzurlu ortamı kaçınılmaz bir şekilde bozuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorunun kaynağında insanların ilk defa hayvanlarla karşılaşması var ancak hayvanların nasıl ortaya çıktığı konusu pek kesin değil. Meleklerin evren çapında bir yaşamı yayma çalışması sonucu da mı ortaya çıkmışlardı, yoksa insanların dünyaya getirdikleri bitki yaşamının aradan geçen yüz milyonlarca yıl sonunda evrimleşmesi sonucunda mı belli değil. Fakat Atlantis'in ve insanlığın gerilemesinin sebebi olan korkunun hayvanlardan insanlara yayıldığı kesindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan geçen zamanla sayısı yüz milyonlara ulaşan insanlığın ortak bilinci o kadar güçlenmişti ki, insanların rüyaları ortak bir düzlemde yaşanıyordu ve çok güçlü duygular kontrolsüzce gerçekliği etkiliyordu. Fakat bu duygular hiç bir zaman zararlı değildi. Ortak bir üst bilince sahip insanlar zaten tam bir birlik içinde yaşıyorlardı. Fakat hayvanların insanlara tanıştırdığı korku duygusu bir hastalık gibi yayılmış ve o güne kadar var olmayan kabusların ortaya çıkmasına sebep olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk başlardan hayvanlardan korkan insanlar zamanla kendilerinden, sonra çok daha çeşitli şeylerden korkmaya başlamışlardır. Geceleri rüyalarında bilinçaltlarında ortaya çıkan korkunç yaratıklar birer rüya olmaktan çıkıp gerçek dünyada var olmaya başlamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanla sayıları baş edilmeyecek şekilde artan bu canavarlara karşı Aryan çözümü Atlantis'in etrafını bir duvarla çevirmekte ve şehrin içine saklanmakta bulmuştur. Fakat bu çözüm çok kısa sürmüştür çünkü insanların kabusları sona ermediğinden canavarların sayısı azalmak yerine artmış ve insanların yarattığı her engele karşılık, bu engelin geçileceği korkusu yüzünden bu engelleri aşan yeni canavarlar ortaya çıkmıştır. Örneğin, Atlantis etrafına örülen ilk duvarlar alçak ve zayıfken, iri canavarların bu duvarları yıkması daha büyük ve yüksek duvarların inşaa edilmesiyle çözülse de insanların daha büyük bir canavarın gelip o duvarı da yıkacağı korkusu bu tür yaratıkların ortaya çıkmasına neden olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda çaresiz kalan insanlar ilk defa şiddete başvurmak zorunda kaldılar ve ilk savaşlarını bu kendi yarattıkları bu canavarlara karşı verdiler. Gerçeği etkileme yetenekleri her ne kadar gelişmiş ve güçlü olsa da bu sayısız yaratığa karşı pek bir etkileri yoktu. Çare olarak kendilerine en çok benzeyen hayvanlar olan maymunları (daha doğrusu maymunların atalarını) geliştirerek goril-insan arası bir ırk yarattılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu maymun-insanların kullanılması ile Aryan insanlar tüm dünyayı canavarlardan korkularından arındırdılar ve disütopik denebilecek bir toplum haline geldiler. Ancak bu kabuslarına tam olarak engel olmuyordu tabi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlığın bu sorunları takip eden melekler, zamanla fiziksel ve zihinsel olarak günümüz insanı kadar evrimleşen maymun-insanlarla Aryanların birbirine karışmaya başladığını görünce duruma müdahale etme gereği duydular. Sonuçta Aryan, Tanrının yarattığı orijinalliğini kaybediyordu ve evrenin "bekçiliğini yapmak" görevleriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlantis'e yollanan melekler dev birer insan görünümünde gelmişlerdi dünyaya. Grigori adlı bu melekler insanları "Tanrının yoluna" geri döndürmeye çalıştılar ancak kendilerini cennetten kovan melekler hakkında çok hoş anıları olmayan insanlık bu fikirlere pek sıcak bakmadı. Ancak Grigori ısrarcıydı ve insanlar arasında yaşamaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grigori, meleklerin de hata yapabileceğinin kanıtı olmuştu Aryanlar için. Aryanlar ve maymun-insanlar arasındaki ilişkiyi sona erdirip Aryan'ı doğru yola çekmeyi amaçlayan Grigori aynı hatayı kendileri yaptılar ve Nephilim doğdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cennet'in melekleri kendi aralarından çıkan Grigori'nin bile insanlar arasında günaha kapıldığını görünce yaptıkları tüm hataları silmek, Nephilim'i ve maymun-insanları yok edip Grigorileri de baştan çıkartan Aryanlara ders vermek için bir Tufan ile herşeyi yok etmekte buldular. Ancak hepimizin bildiği gibi bu pek de çözüm olmadı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(devam edecek... bir daha ki bölümde: Babil'den Rönesans'a kadar yaşananlar)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: bu yazdıklarımın şu anda pek bir şey ifade etmediğini ve diğer çoğu benzer settingin de benzeri şekilde geliştiğini biliyorum. Bir sonraki yazıda olaylar anlam kazanmaya başlayacak. Bu arada setting'de mage: the awakening'den hiç bir alıntı yoktur. Alıntı varsa whitewolfdakiler benden yapmıştır alıntıyı :P&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-1792903501456760402?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/1792903501456760402/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=1792903501456760402' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/1792903501456760402'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/1792903501456760402'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2007/08/project-atlantis-part-1.html' title='Project Atlantis (part 1)'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-8329739399160699561</id><published>2007-07-30T16:29:00.000+03:00</published><updated>2007-07-30T18:44:03.925+03:00</updated><title type='text'>Summon The Worms</title><content type='html'>Bir süre önce Sci-Fi channel'ın Dune (2000) ve Children of Dune (2003) adlı mini dizilerini izledim. Dune hakkındaki bilgim oyunlarla ve 80lerde David Lynch'in çektiği Dune filmiyle sınırlıydı (aslında o Dune dizisini 2000de izlemiştim ben ama biraz görüntüden ibaretti kafamda). Kitaplarını okumaya ise vaktinde üşenmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Frank Herbert'ın dehasına saygı duymakla beraber David Lynch'in hikayenin içine nasıl sıçtığını fark ettim dizileri bir daha izleyince. İlk kitabın içeriği hakkındaki bilgim epeydir vardı dediğim gibi ama asıl olay 2. kitapla başlıyormuş (Children of Dune adlı dizi 2. ve 3. kitabı anlatıyor). İlk kitapta yaratılan süper insan (yani teknik olarak zaten öyle de... Kwizatz Haderach olması durumu) Muad'dib izlenimi diğer kitaplarla birlikte ortadan kalkıyor ve Paul'ün de sonuç olarak bir insan olduğu izlenimi veriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir diğer dikkatimi çeken olay ise Paul ve çocuklarının başından geçen olayların, Star Wars'da Anakin ve çocuklarının başından geçenlere çok benzemesi. İtirazım olduğundan değil ama, ne bileyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Children of Dune'da özellikle hoşuma giden kısım Muad'dib'in öğretilerinin bilinen evren içinde sebep olduğu Jihad ve milyarlarca insanın bu geleceği görebilen adam yüzünden ölmesi. Oğlu Leto'nun da belirtmiş olduğu gibi, iyi bir lider olmak için geleceği görmekten çok cesur olmak gerekiyor. Fakat Leto'nun God Emperor of Dune'da yaptığı fedakarlık ve kendi yok oluşunu planlaması gerçekten saygı duyulması gereken bir harekettir. Leto &gt; Muad'dib'dir yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muad'dib'in her hedefinin gerçekleşmesini sağlayan Fremen'in ise devrimin ana hedefi olan Arrakis'in değişimi projesinde sonradan yan çizmelerini ise anlayabilmiş değilim. Çölün yok olup sulak topraklara kavuşmak Liet Kynes'in asıl planıydı ve Muad'dib'den önce bile Fremenler arasından benimsenmişti. Belki de tepkinin temelinde yönetim el değiştirdikten sonra her işin altından Atreides parmağının çıkmasıydı bilemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse asıl amacım Dune üzerine kendi içimde tartışmak değildi. Aslında Dune hakkında yazı yazmayı da planlamıyordum ama yazıya başlarken soundtrack girince böyle bi gaza gelmiş bulundum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazır bahsetmişken unutmadan söyleyeyim. Dizide dikkati çeken bir diğer olay ise (Children of Dune'da en azından) müzikler. Bryan Tyler efendi öyle bir soundtrack yapmış ki, tüm albümü loopa almış durumdayım haftalardır. Bi Summon the Worms olsun, bi The Revolution olsun, bi Inama Nushif olsun muhteşem parçalardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fazla uzatmadan bitireyim. Dune'un ve karakterlerinin yapısını tartışmak hoş olurdu ama böyle insan kendi kendine konuşmuş gibi oluyor. Uygun ortam bulduğumda affetmeyeceğim :P&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen yazımda daha serbest yazacağım demiştim ve öyle de yaptım sanırım. Emin değilim yani. Üstünde çalıştığım setting hakkında birşeyler karalarım (tabi elektronik bir ortamda karalama terimi ne kadar uygundur o da ayrı bir konu) diyordum ama saptım başka yerlere. Bir daha ki yazıya artık.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-8329739399160699561?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/8329739399160699561/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=8329739399160699561' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/8329739399160699561'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/8329739399160699561'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2007/07/summon-worms.html' title='Summon The Worms'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-5033207484080115803</id><published>2007-07-27T20:03:00.000+03:00</published><updated>2007-07-27T20:55:03.996+03:00</updated><title type='text'>Başlık bulmak en zorudur</title><content type='html'>Yazıya giriş yapmakla kapışır ya da. Yazı yazmak, siz işi ne kadar ciddiye alıyorsanız o kadar zorlaşır. Cümlelerinize kelimelerinize daha çok dikkat etmeye başlar, aynı cümleyi 3 kere silip 4 kere düzeltirsiniz ve yine de beğenmezsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cümle yapısını geçince iş içeriğe gelir. Yazdığınız şey genellikle o anki düşüncelerinize göre şekil aldığı için yazdığınız yazıyı bir sene sonra okuyunca "ne saçmalamışım ben ya?!" demeniz kaçınılmazdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir diğer sorun ise ciddiyettir. Aslında ciddiyetten öte yazıyı belli bir kalıba uydurma çabası da denebilir buna. Bir kere tarzınızı belirli bir kalıba uydurma çabasına girince kurtuluşu olmuyor o gidişin. Kendisini kısıtlayarak yaratıcılığını öldürüyor insan. Ama bir tarz uğruna yazı yazma isteğinden olmaya değer mi? ya da bir noktadan sonra bu kaçınılmaz mı? Ya da hiç alakası yoktur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir blog insanın içini dökme yeri ise (öyle mi?) neden serbestçe, içinden geleni yazamıyor insan? Düşündüğü herşeyi, düşündüğü şekilde yazıya geçirebilmek bu kadar zor olmamalı. Zorsa da bunun nedeni nedir onu merak ediyorum ben. Düşünürken kelimelere, cümlelerdeki mantık hatalarına, noktalama işaretlerine bu kadar dikkat etmiyoruz bundan olabilir. Diğer bir olasılık da düşüncelerini kafandayken başkalarına açmıyor olmak olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir blog yazısı yazarken başkalarının okuyacağını ve insanların bu yazıdan bir şeyler anlamak isteyeceğini düşünür yazar. Örneğin şu cümleyi bile 3 kere silip baştan yazdım... Bunu neden yaptım bilmiyorum. Cümle düşüklüğünden mi? Kelimeleri uygun bulmamamdan mı? Aslında boşverip içinden ne geliyorsa, hiç bir değişiklik yapmadan yazmak, yazabilmek güzel olurdu. Ha tutan mı var? bilmiyorum, sanırım yok. Bunu denemek bir daha ki görevim olabilir evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazının sonunu getirmek ise kimilerinin düşündüğünün aksine başlamaktan daha kolaydır. Çok daha kolay hem de. Mesela bakın:&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-5033207484080115803?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/5033207484080115803/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=5033207484080115803' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/5033207484080115803'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/5033207484080115803'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2007/07/balk-bulmak-en-zorudur.html' title='Başlık bulmak en zorudur'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-5404650527095704142</id><published>2007-07-26T18:42:00.000+03:00</published><updated>2007-07-26T19:20:10.300+03:00</updated><title type='text'>Eskiden misket oynardık...</title><content type='html'>Sonra frp diye bişey varmış dediler. 12 sene oldu (belki daha fazla), hala hayal kurmakla meşgulüm işte. Tek tesellim kendi hayallerinde kaybolan budalalardan olmamam. Evet hakaret gibi oldu ama daha ne diyebilirim ki başka.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liseden mezun olurken herkesin aklında "üniversitedeyken acayip frp döner olmmmmm" şeklinde bir düşünce vardı. Valla tüm üniversite hayatımda lise sonda oynadığımdan daha az frp oynamış olduğumu düşünürsek bu iddiamız çok boşmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk sene yine epey oynuyordum aslında hakkını yemeyeyim. Ama sonra ne oldu bilmiyorum. Sosyal damarı kesildi herhalde, hem ortamlardan hem de gelişmelerden uzak kaldım. Geçen sene itibariyle yazı yazma yeteneği mi de kaybetmemle tam pişti oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu bir son bulsa iyi olacak. Msnden de olsa frplere geri dönüş yapıyorum. Zaten reel bir ortamda adam bulmak çok zorlaştı artık. Eski grup üyelerinin hepsi bir yerde. İstanbulda olanlar da iş güç derken kaybolmuş durumda. Bir sonraki adımım yeni frp tayfası oluşturmak olsun, burada not olsun o.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse... Yazmaya devam edeceğim demiştim. Dizaynı falan değiştirerek biraz yenilik yapmaya çalıştım ama hala mesajların çıktığı kolon fazla dar gözüküyor. O kadar da dert değil, geçelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mesaj biraz yoklama amaçlıydı. Daha çok içerik sahibi mesajlar çok yakında :P&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-5404650527095704142?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/5404650527095704142/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=5404650527095704142' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/5404650527095704142'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/5404650527095704142'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2007/07/eskiden-misket-oynardk.html' title='Eskiden misket oynardık...'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-7900845061059478180</id><published>2007-07-23T17:42:00.000+03:00</published><updated>2007-07-23T18:03:53.648+03:00</updated><title type='text'>Silence of the Lamps (?)</title><content type='html'>Unuttum sanıyorsunuz ama yanılıyorsunuz! Nicedir (nicedir?) buraya tekrar yazmak istiyorum ama hep bi tembellik hep bi... bişeylik işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahaneler sıralarım aslında (okul, sıcak, hebe höbö...) ama kolayca tahmin edebileceğiniz gibi bunların hiç biri geçerli sebepler değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkçası yazma isteğimi tamamen kaybettim son aylarda. Aslında isteği kaybetmedim ama, birşey oturup yazamıyorum. Zihinsel olarak kısırdöngüye girmiş gibiyim. Şubat-Nisan arasını bilgisayarsız geçirdim ve o aralar birşeyler karalayabildim. Bu demek oluyor ki bu bilgisayar yaratıcılığımı öldürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölen şey yaratıcılık değil aslında. Boş zamanlarda kafam çok güzel çalışıyor ama bir şeyleri yapabilmem için illa birilerinin kafama kakması gerekiyor ve ne tesadüftür ki birilerinin zorla bir iş yaptırmasından da nefret ederim, o işi içimden gelerek yapmam o zaman da. İşin komiği bir şey yapmak için beni zorlayan kişi kendim bile olsam (biraz mantıksız oldu gibi..) benzer bir sonuç çıkıyor ortaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi zaman acayip gaza gelip fikir doluyorum, onu yaparım bunu asar şunu keserim diyorum ama bilgisayar başına oturunca gidiyor uçuyor hepsi. Bu bloga yazma işini de haftalardır ertesi güne erteliyordum mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır durumun ciddiliğinin farkında olsam da patlak balon gibi bütün havam kaçıp gidiyor bir iş yapmam gerektiğinde. Sorun için iki çıkış yolu görüyorum şu anda: ya bu şekilde devam edip sonunda patlayacağım ya da kendi kafama vura vura kendime geleceğim (ne?).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, yine depresif konuştum sanırım. Hayır depresif bir insan olsam doğal karşılayacağım ama o da yok. Bir şeyler yazmaya başlayınca böyle oluyorum sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden birşeyler yazmaya başladığıma göre daha çok saçmalamalarımı dinleyeceksiniz demektir. Şimdilik yeter bu kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: interrail anılarımı okuyan bir kaç arkadaş devamını yazmayacak mısın diyordu bi aralar. Bilmiyorum yazarım belki.. Ancak seneye 2. bir interrail planı ortaya çıktığından onun sonuçlarını da aktarabilirim ilk gezinin sonları yerine. hatta size spoiler yapayım, geçen sefer Sistine şapeline girememiştik :P&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-7900845061059478180?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/7900845061059478180/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=7900845061059478180' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/7900845061059478180'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/7900845061059478180'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2007/07/silence-of-lamps.html' title='Silence of the Lamps (?)'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-116033581919918281</id><published>2006-10-08T22:30:00.000+03:00</published><updated>2006-10-08T22:30:20.020+03:00</updated><title type='text'>Fotosentez (veya "1 ay boyunca ne yaptık" bölüm 2)</title><content type='html'>Interrail anılarına devam ediyorum. En son Paris'te kalmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris'te 3 gün geçirdikten sonra yine yola çıktık. Kaldığımız motel odası uzun bir süre boyunca gördüğümüz tek 4 duvar arası yer olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris'ten güneye, Bordeaux'a doğru yol aldık. Sabaha karşı varıp sabahı geçirdiğimiz şehire gitmemizin sebebi şarap bulmaktı. Zaten şehirde görülecek pek başka birşeyde yoktu. Sabah erkenden çıkıp ispanyol mimarisiyle inşa edilmiş sokaklarını gezmek dışında pek birşey yapmadık. Ah ben Tarot kartları aldım burada. Fakat bu kartların hüzünlü bir sonu oldu, ona da geleceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bordeaux'tan akşam ayrılıp gece treniyle Madrid'e gittik. İspanya sınırındaki Irun'da aktarma ile yataklı trene geçtik ancak pek "yatak"tan saymıyorum bunu. İspanyada insanlar nasıl Türkiye'dekilere benziyorsa, trenlerde aynı şekilde benziyor. 7 kişilik bir aileyle 6 kişilik (aslında üst üste 3 yataktan oluşan çift ranza) ufak bir kompartmanda uyumak zorunda olunca pek tadını çıkartamıyorsunuz o yatağın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse Madrid. Otobüs garının yakınındaki eğri binalar, Prada müzesi ve CEHENNEM GİBİ SICAK olması dışında söylenecek pek birşey yok. İçecek su bulmak için epey uğraşmıştık. Aslında avrupada neredeyse heryerde içecek su bulmak için uğraştık ancak bu uğraş daha çok içilebilecek düzeyde su bulmak yönündeydi. Madrid'de ise su alacak yer yoktu. Diğer yerlerin su problemi avrupalıların iğrenç tadı olan maden suları içmeleri. Hangi suların bizim damak tadımıza uygun olduğunu anlamak için su şişelerin içeriklerini okumayı öğrendik o derece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse Madrid'de pek bir olay olmadı dediğim gibi. Prada da tablo incelemesi yaptık sadece. Birde önümüzdeki 2-3lük yol için biletleri toptan aldık ki bu gezi boyunca yaptığımız başlıca büyük hatalardan birisidir. Bu konuya az sonra değineceğim (hep bunu diyorum ama..).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine yataklı trenle Barcelonaya geçtik. Belli noktalarını (Camp Nou olsun, Sagrada Familia olsun..) gezdikten sonra muhteşem caddelerini arşınlamaya başladık. Şehrin ortasından (Catalunya meydanından sanırım) sahile kadar uzanan cadde tam panayır yeri gibiydi. "İnsanları" ise bambaşka güzeldi; anladınız sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barcelona günün önemli olayı ise Barış'ın üzerinde taşıdığı ufak çantasını çaldırmasıydı. Nerede ve nasıl gittiğinden hala emin değiliz ama gitti. cep telefonu, kredi kartı, discmani de birlikte. Bozulan moraller akşamki tren yolculuğunda düzelse de (tüm gezi boyunca olur olmaz daldığımız felsefi tartışmalardan birisi ile), interrailde başa gelmesi gereken şeylerden birisini de yaşamış olduk en azından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barcelonadan uzaklaşarak Fransa sınırındaki Cerbere'ye vardık. Fransa'da bekleme yapmadan hızla İtalya'ya geçmeyi planlıyorduk hatta biletlerini Madrid'den ayırtmıştık dediğim gibi. Planımız Barcelona'dan aktarmalarla İtalya'da Genova'ya oradan da Milan'a gitmekti. Şu "Genova" adını aklınızda tutun. Madrid'deki İngilizce bilmeyen bilet gişesindeki görevlinin üstün anlayışını da bir kere daha "mutlulukla" anıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse Cerbere'de geceledik fakat bizi Montpellier'e götürecek olan tren 40 dakika kadar rötar yaptı. Montpellier'den normalde vardıktan yarım saat sonra başka bir trenle "Genova"'ya gidecektik. Rötar yüzünden kaçırma ihtimalimiz yüksekti treni ama moralimizi bozmuyorduk. Ha ne oldu peki? Kaçırdık treni o oldu. Bir sonra trenin 24 saat sonra olması ise apayrı bir "mutluluk" kaynağı oldu bizim için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Garın önündeki ufak park ve sakin sokaklarında gezerek zaman geçirdik. Yine de günlerdir koşturuyor olmamız sebebiyle bir anlamda dinlenme fırsatı oldu bizim için. Tabi o sırada biryerleri geziyor olabileceğimiz düşüncesi yüzünden tadını çıkartamadık bunun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün tekrar trene atladık. Montpellier gibi bir sahil şehri olan Genovaya gitmek için bindiğimiz trenin neden kuzeye doğru yol alıyor olduğu uzun süre pek dikkatimizi çekmedi. Lyon'u geçip (ki Fransa'nın ortasında bir yerlerdedir burası) "Geneve"'e (yada Cenevre'de diyebiliriz :D)  yol almaya başlayınca yanlış yolda olduğumuzu anladık. Evet.. Madrid, bilet satıcısı, yanlış anlaşılma.. Farkındayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası Cenevre'ye gittik. Vizemiz olmadan yani. Olayı fark edip "ee şimdi ne yapıyoruz" kısmına geçtikten sonra yine bir fikir ayrılığına geldik. Bazılarımız "madem geldik, bir şekilde gireriz, sabah olunca da  kimseye çaktırmadan İtalya'ya kaçarız" diyor, bazılarımız ise (aslında tekil olmalı bu :P) "hayır hemen geri dönelim" diyordu. Bu tartışma tren garına vardığımızda sona ermediğinden, raylardan atlayıp kaçak girme opsiyonunu gözden geçirmeye başladık. Fakat yağmur falan yağıyordu, birazda garın içinden de geçebileceğimiz gibi yanlış bir fikre kapılmıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hızla geçiyorum; yakalandık, isimlerimiz ve pasaportlarımız alındı. Ancak kaçmak gibi bir amaç gütmediğimizi görünce adamlar (bunu kendilerine söyleyemedik çünkü muhteşem İsviçre polisi Almanca, Fransızca ve İtalyanca konuşabiliyor olmalarına rağmen İngilizceden çakmıyorlardı.. trajikomik bir durumdu bizim açımızdan) Fransa'ya giden en yakın trene bindirilip geri döndürüldük. Fransa'ya tekrar döndük yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lyon'a vardık. Anlatacak çok bir şey yok ancak yardımsever bir genç bayan olan Lyon bilet satıcısı ile kurduğumuz diyalog sonucunda İtalya'ya gitmek yerine daha sonra gitmeyi planladığımız Viyana'ya gitmemizin daha akıllıca olduğunu gördük. Gece garın önünde yatarak artık alıştığımız işleri yaptık. Güneş battıktan sonra tamamen ölen Lyon'da yapılacak pek birşey yoktu zaten. Ufak bir alışveriş macerası dışında sakin bir gece oldu. Gece ufak tefek olaylar oldu tabi fakat anlatmadığım detaylar arasına sıkıştırıyorum bunları da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lyon'da çizdiğimiz rotaya göre ertesi gün Strasbourg'a gitmemiz gerekiyordu. O günün gecesi  tek trenle Viyana'ya gidebilecektik. Lyon'da geceyi geçirdikten sonra sabah Strasbourg'a giden trene atladık. Öncedende belirttiğim gibi şehri ezberlemiştik ve İstanbul'a dönmüş kadar olmuştuk. Ayrılalı 2 hafta bile olmamasına rağmen sanki yıllar önce yaşadığım bir şehire geri dönüyormuşum gibi geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alışveriş ve çamaşırları yıkama gibi ihtiyaçlarımızı gidererek günü geçirdik. Fakat şu çamaşır yıkama işlemi sırasında ben çantamı boşaltma ve Bordeaux'ta aldığım tarot kartlarını bir makinanın üstüne koyma gafletinde bulundum. Yıkama işi bittikten sonra herşeyi geri koydum yada ben öyle düşündüm fakat ertesi gün Viyana'da çantaya baktığımda kartlar yoktu..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Strasbourg'a dönüşün tadını çıkartıp gece trene bindik. Garda beklerken 70lerinde bir teyzemizle tanıştık. Alpleri yürüyerek geçmeyi planlıyordu. 14 günlük bir yürüyüş dedi ve kendisi için pek sorun değil gibi gözüküyordu bu. Hayatımda yapamayacağım şeylerden birisi herhalde..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trende 3 kişilik bir türk grupla yaşadığımız komik (çok komik.. ama bir o kadarda salakça) bir anımız var. Anlatması uzun sürer ancak yüksek sesle atılan laflar, kafalara düşen çantalar ve bağırarak ve tepinerek gülmemek için koltuk tekmelemeler içerdiğini söyleyebilirim. Hatırladıkça kahkahalar atıyorum hala.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Viyana'ya vardık sabah. 2 gün burada kalmayı planlıyorduk. Fakat vardığımızda yağmur yağıyordu. Ayrıca Paris'ten beri ilk defa hostelde, düzgün bir yatak ve odada kalacaktık. Bu sebepler yüzünden hostel yönüne kilitlendik ve tüm günü hostel ile çevresinde geçirdik. 10 gün sokaklar ve garlarda yattıktan sonra ilaç gibi geldi bugün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Viyana'nın 2. gününde ise sağnak yağmur eşliğinde 4-5 saatlik bir şehir turu attık. Fakat yağmur gerçekten deriye işliyordu ve geziyi kısa ve öz tutmak zorunda kaldık. Tabi bu gara gidip güzel manzaralı bir noktada saatlerce kağıt oynamamız için bahane oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Detayları atlıyorum ancak, şu gezi boyunca yanımızda iskambil kağıtları olmasa ne yapardık bilmiyorum. Gar ve hostel gecelerin eğlencesi oldu o kartlar. Hayatta oynamam diyen Enis/Calenmir bile oynamaya başladı bir yerden sonra. Bir kaç fotografla bunu örneklendireyim size..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://img109.imageshack.us/img109/5368/p1010003hl1.jpg"&gt;&lt;/img&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://img108.imageshack.us/img108/4997/pict0183em8.jpg"&gt;&lt;/img&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://img237.imageshack.us/img237/7469/pict0371ta2.jpg"&gt;&lt;/img&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://img516.imageshack.us/img516/4228/pict0357ku2.jpg"&gt;&lt;/img&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ee sanırım bu alakasız. Hoş bir Montpellier gecesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://img108.imageshack.us/img108/4426/pict0216ke7.jpg"&gt;&lt;/img&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ehm.. Bu daha da alakasız sanırım. Eheheheheh&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-116033581919918281?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/116033581919918281/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=116033581919918281' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/116033581919918281'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/116033581919918281'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2006/10/fotosentez-veya-1-ay-boyunca-ne-yaptk.html' title='Fotosentez (veya &quot;1 ay boyunca ne yaptık&quot; bölüm 2)'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-116017165068707618</id><published>2006-10-07T00:49:00.000+03:00</published><updated>2006-10-07T01:28:32.056+03:00</updated><title type='text'>Sneak Attack (veya Eiffel'e nasıl yürüyerek çıktık)</title><content type='html'>Blogla uzun süredir ilgilenemiyordum, sonunda gereken konsantrasyonu oluşturdum ve işte burdayım. 3 ay oldu neredeyse, eşşeklik bende tabi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, neden update yapmadığımın hesabını verene kadar daha işe yarar konulara atlayayım. Örneğin önceki mesajımda bahsettiğim interrail davası..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neresini anlatayım diye düşünmek istemiyorum, aklıma geleni yazacağım. Pek çok şeyi atlarım gibi geliyor ama işin özeti yeterli olacaktır herhalde. 1 aylık detaylı gezi raporu yazmak günlerimi alır herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yola Hollanda'dan başladık önceden belirttiğim gibi. Çantalar sırtımızda, başka bir dünyada olmanın heyecanıyla her gördüğümüze atladık ama ilk gece yattığımız yer geri kalan 30 günde aklımızın başımızda olmasını sağladı. Şok gibiydi ilk gece, çantalarla gezmenin alışkın olmayan ayaklarımızı mahfetmesinin ardından yatmayı planladığımız garın kapanması ve sokakta kalmamız bize çok iyi ders oldu. Herhalde böyle birşey yaşamasak acemilik süremiz daha bir kaç gün devam ederdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak ilk gece Amsterdam metrosu merdivenlerinde bizim gibi bir kaç kişiyle daha şık bir gece geçirdik. Ve bu deneyimin ardından "biz bu gece burada ölmedik ya, daha bize bir şey olmaz" mantığı kafamıza kazındı. Aptal cesareti gerçekten çok yararlıymış..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. gün Berlin'in cehennemvari sıcağında, hala bütün gün yürüme temposuna alışamamış bedenlerimizle kendimizi 1 aylık yolculuğumuzdaki sayılı hostel duraklarımızdan birisine attık. Daha 3 gün olmasına rağmen banyo ve yatak diye ağlıyorduk resmen. Şimdi düşününce gülüyorum tabi ya. Neden güldüğümü daha sonra anlarsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düsseldorfa da uğradıktan sonra Luxembourga geçtik 5. gün. Düsseldorfta ördekli gölün önünde kahvaltı etmemiz Amsterdamda akşam üstleri gittiğimiz parktaki ördekleri hatırlatmadı değil tabi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Luxembourg diyordum.. Nasıl anlatsam ki. Cennetin ufak bir köşesini kesip dünyaya yollamışlar sanki. Öğlen gibi varmıştık Luxembourga ve hemen yemeğe koştuk. MC Donalds en uygun seçenekti, çünkü başka seçenek yoktu (evet..). Ancak MC Donaldstaki kasiyer kız efsanesi de bu dakikalarda doğdu. Amsterdam'da koşullar iyiydi ancak bu ayrı bir şeydi. Cennetten parça yollarlarken içinde melek unutmuşlar herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin merkezi olan kaleiçi kısmına gittik. Yorum yapmıyorum bile. Meydanların birisinde oturup milleti incelerken (incelemek evet, hemen saçma sapan yerlere çekmeyin :P) tanıştığımız 70lerindeki, dünyanın her noktasını gezmiş amcamız bambaşka bir varlıktı herhalde. Yaşlandığımda öyle olayım yani..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birde Luxembourg gecesi var elbette. O ana kadar ki tecrübelerimiz ışığında garlarda geceleri yatmanın pek yasal olmadığını keşfetmiştik ancak Luxembourg farklı bir yerdi şimdi. Bu kadar mükemmel olan bir yerde garda yatmamıza izin verirlerdi belki? Denedik. Gar müdürüyle 5 dakikalık bir konuşma yapmamın ardından izni kaptık. Hatta öyle ki gece bir ara yanımıza geldi gar müdürü ve ışıkları kapatacaklarını ancak biz istersek bizim bulunduğumuz yerin ışıklarını açık bırakabileceklerini söyledi. Hmm bir günde iki melek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün pek tatmin edici olmayan bir Brüksel gezisi yaptık (waffle kısmını hariç tutuyorum işin. aman tanrım.). Erkenden Brükselden kaçtıktan sonra önümüzdeki 2,5 günü geçireceğimiz Strasbourga vardık. Luxembourg 1'se Strasbourg 2'dir. Bir gece sokakta 2 gece hostelde kalarak en uzun süre gezindiğimiz yerlerden birisidir Strasbourg. Birde geri dönüşümüz vardır, Reloaded misali. O konuya daha sonra gelicem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Strasbourg'un neredeyse heryerine girdik çıktık. Zaten ufacık şehir (yani en azından benim standartlarıma göre), her yerini yürüyerek gezdiğimizden ve o ana kadar yaptığımızın aksine feci şekilde yaydığımızdan gözümde apayrı bir yerde. Sokak sokak ezberledim diyebilirim. Parklarında uyuyup, hostelinde tepinip, laundrylerinde eşya yıkayıp, sokaklarını arşınladığımız Strasbourgdan zorda olsa ayrıldık. Aslında pek zor değildi çünkü Paris'ti sonraki durak.. çok koymadı yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Veeeeeee Paris. Yazının başında söylemiştim her detayı anlatmak istemiyorum diye. Şimdi Paris'te anlatılacak o kadar çok şey vardı ki.. Kaldığımız hostel/motel'in sahibinin türk çıkması mı olsun, 2. gün yağmur altında koşturmamız ve sırılsıklam olmamız mı.. Champ Elysses'in ortasından Arc de Triumph'ın ardından batan güneşi fotograflamamız mı yada tüm Parisi bir uçtan bir uca yürüyerek geçmemiz mi. Louvre'un aklı baştan alacak görkemini anlatmaya kalksam gerçekten parmaklarım kopar yazmaktan. Bunları hayal gücünüze bırakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar yerine tüm Paris'te sadece tek bir şeyi anlatmayı seçiyorum: Eiffel'e ilk tırmanışımız (2 kere çıktık evet. ama ikincisinde asansör kullanacak kadar aklımız başımızdaydı).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris'teki ilk gecemizde "vay beaaaağğ" diye etrafa baka baka yürürken (Champ Elysses'ten aşağı..) gece bastırdı. Ama keyfimiz yerindeydi devam ettik. Seine kıyısına vardığımızda uzakta Eiffel'i gördük. saat 10 olmuştu ve Eiffel'in ışıklarını yakmışlardı. tahmin edebileceğiniz gibi ışığa uçan sinekler gibi o yöne doğru koşturmaya başladık. Vardığımızda aklımızda sadece yukarı çıkmak vardı. Ancak asansörler kapanmıştı o saatte.. Etrafımıza baktık, merdivenler hala açıktı. Eh yorgunda değildik o kadar, ne kadar zor veya yüksek olabilirdi ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eiffel'in 1. katına 45 dakikalık merdiven tırmanışı sonunda ulaştık. Bacaklarımız kopmak üzereydi. Paristeki diğer 2 günümüz boyunca bu bacak ağrısı geçmedi. Ama pişman mıyız? Eheh.. elbette hayır. 23'te vardığımız Eiffel'den saat 01:30 gibi ayrıldık. Güya ertesi gün erken kalkacaktık ve Louvre'a gidecektik (ki gittik). Eiffel'den Bastille'e oldukça rahat gitmiş ve bacak ağrımızın yakında geçeceğini düşünüyorduk ancak asıl ağrı hostel/motel'de kendimizi yatağa bıraktıktan sonra başladı. Ancak söylediğim gibi, Eiffel'e o gece tırmanmak bu gezinin dönüm noktalarından birisiydi bence. Gerçekten Avrupada olduğumuzu orada hissettik. Amerikaya gidince Özgürlük Heykelini görmeden vardığını kavrayamamak gibi birşey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlatacaklarım bu kadar değil tabii. Daha gezinin 10. günüydü bunlar olduğunda. Devamını başka bir mesajda okursunuz. Şimdilik Eiffel gecesinden bir kaç fotoyla yetinin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://img225.imageshack.us/img225/1046/pict0138mu6.jpg"&gt;&lt;/img&gt;&lt;img src="http://img225.imageshack.us/img225/4089/pict0143hk1.jpg"&gt;&lt;/img&gt;&lt;img src="http://img183.imageshack.us/img183/5986/pict0164dc9.jpg"&gt;&lt;/img&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-116017165068707618?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/116017165068707618/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=116017165068707618' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/116017165068707618'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/116017165068707618'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2006/10/sneak-attack-veya-eiffele-nasl-yryerek.html' title='Sneak Attack (veya Eiffel&apos;e nasıl yürüyerek çıktık)'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-115306252751673070</id><published>2006-07-16T16:42:00.000+03:00</published><updated>2006-07-16T18:08:49.520+03:00</updated><title type='text'>Mission Accomplished</title><content type='html'>Geçen seferki yazımda arayı açtım diyordum, bu sefer daha da açtım evet. 10 günlük zaman limitinide geçtim kendime koyduğum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bahanem var! Tüm interrail takımı olarak vizelerimiz elde, sadece alışverişimiz eksik olarak hazır bulunuyoruz. Evet daha yol planı da tam değil. Olsun yine de büyük engeller aşılmış durumda&lt;br /&gt;, gün sayıyoruz sadece yola çıkış için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaz sonlarına doğru geri döneceğimden temmuz ayı içindeki son yazım bu olacak büyük ihtimalle, ancak dönüşte bol fotograflı ve nerelerde ne oldu içerikli bir post yazmaktan çekinmeyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolda gerekecek şeyler listesinde adam gibi bir mp3 listesi önemli yer kaplamakta. 256 mba zorlasan 60 parça sığıyor sadece. Müziksizlikten kafayı sıyırırım falan, hoş olmaz oralarda. Tabi müziksizlikten kafayı sıyırmadan önce daha önemli konulardan sakınmak gerekecek, hasta olmak yada soyulmak gibi. İşin bu kısmını yazıp uzatmak istemiyorum, ama başımıza saçma sapan birşey gelirse zaten buraya yazarım (yada yazamam? hmm..)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben nereye gidiyoruz ondan bahsedeyim en iyisi, önceden de açık açık yazmamışım zaten..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim biz (4 kişi; ben, sayonisist, calenmir ve barış (yanda blog linki yok o yüzden sadece barış dedim)) dedik ki madem işimiz gücümüz yok bu yaz, haydin avrupaya gidelim interrail yapalım. Aslında tam böyle olmadı, sayon, barış ve berk (ki son dakika da okulla ilgili sorunlardan iptal etti) gitmeyi planlıyorlardı. Bende bir yerden para bulurum borç harç giderim dedim ve bende takıldım peşlerine. Calenmir'i de ufak bir gazlama seansı sonrasında kattık gruba.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orijinal planda avrupanın girilmedik ülkesi bırakmıyorduk güya ama daha sonra biraz araştırma yapınca bunun pekte olası olmadığını gördük (hele eldeki parayla). Gidilecek ülke sayısını azalttık bu doğrultuda. İngiltere mutlaka gidilmesi gereken yerler kategorisindeyken vize alacak vakit kalmadığından tabiri caizse yalan oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine planımızın ilk şeklinde Almanya'ya uçakla gitmek ve oradan güneye doğru inmek vardı ancak ucuz uçak biletleri için biraz geç kaldığımızdan başlangıç noktamızı Hollanda olarak değiştirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu an ki temel yol planımız ise şöyle: Hollanda'da Eindhoven'a gidilecek ve fazla oyalanılmadan Amsterdam yoluna düşülecek. Hollandanın daha kırsal bölgelerine kısa bir yolculuk yaptıktan sonra Almanya da Berlin yönünde ilerlenecek. Arada Dortmund veya Dusseldorfa da uğranıp Belçika'ya, Brüksel'e geçilecek. Brüksel'de yine fazla oyalanılmadan Paris'e gidilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris'i bir günde gezemeyeceğimiz konusunda fikir birliğine vardığımızdan 2 günü Paris'te geçirip Güney Fransa'ya Bordeaux'a doğru devam edilecek. Uzunca bir tren yolculuğunun ardından İspanya'da Madrid'e gelinecek. Madrid'de bütün günü harcayıp, geceyi yolda geçirip Barcelona'ya atlanacak. Barcelona'da geçen bir günün ardından tekrar yola çıkılacak ve Güneydoğu Fransa'da Marsilya'ya ufak bir bakış atılıp Monako'ya, ordandan İtalya'ya geçilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolun İtalya kısmı oldukça karşık şu anda. Gidilecek şehir sayısı çok  ve görülecek yer sayısı da aynı şekilde gereğinden fazla. Artık nasıl yaparız şahsen bilmiyorum ama en efektif şekilde Kuzey İtalya gezildikten sonra (ki 4-5 gün alır bu)  Roma'ya doğru inilecek ve Roma'da 2 gün kalınacak. Ben koca Roma'yı (ki buna vatikan dahil) 2 günde ancak koşarak gezeriz diye düşünüyorum ama.. Neyse zaten detaylı planda sallanacak vakit bırakırız bu işler için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtalya'da bu şekilde halledildikten sonra Güney İtalya'dan feribotla Yunanistana geçiş yapıp Patras'a varacağız. Orada hiç durmayıp Atina'ya geçeceğiz ki zaten Atina'ya geldikten sonra eve gelmiş kadar oluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet oldukça basitmiş gibi gözüküyor ama interrail hakkında biraz bilginiz varsa yukarıda yazdığım 5-10 cümledeki kadar kolay olmadığını biliyorsunuzdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu 1 aylık aksiyon buz dolu bir kova su etkisi yaratmazsa bünyemde artık ne gerekir bilemiyorum. Bungee'ye giderim olmadı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-115306252751673070?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/115306252751673070/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=115306252751673070' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/115306252751673070'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/115306252751673070'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2006/07/mission-accomplished.html' title='Mission Accomplished'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-115211743284463543</id><published>2006-07-05T19:36:00.000+03:00</published><updated>2006-07-05T19:41:42.333+03:00</updated><title type='text'>Çikolata kaplı çilekli dondurma</title><content type='html'>Az önce elektrik kesintisiyle uçan uzzuuuuun yazının anısına bir dakikalık saygı duruşu rica ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet ne diyorduk.. 1 haftadır yazı yazmıyormuşum zannedersem. Bu süre içinde zihinsel ve fiziksel olarak epey meşguldüm o yüzden oturup uzun uzun yazamadım. Bu pazartesi Hollandaya vize başvurusu yaptık Sayon'la. Onun sonucuna göre bu yazın akışı değişecek o nedenle çok da blog havamda değildim yani. Aslında olaya olumlu bakıyorum, elimizde patlayacağını sanmam yani (Kocaman bi "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Mission Failed&lt;/span&gt;" yazısı çıkarsa gülerdim ama..)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nelerden bahsedeyim diye düşünüyodum bu aralıkta.. Ya Lost hakkında yazıcaktım ya da yine kişisel konular bulup can sıkacaktım ki can sıkmayı tercih ettim. Tabi bunda Lost hakkında yazmaya başlarsam 10 gün sonra anca bitirecek olmam da büyük bir etken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse konumuza girelim. Vurdumduymazlık yada umursamazlık gibisinden bir konu hakkında yazabilirim örneğin. Hayır tahmin ettiğiniz gibi işin dünya çapında değil daha kişisel bazda olanından bahsediyorum. Tabi siz kişisel olarak da tahmin etmiş olabilirsiniz o ayrı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce kendi durumumdan bahsedeyim.. Normalde bir insan bir işle uğraşırken bir yandan tamamen alakasız şeyleri düşünebilir değil mi? Hah işte bu olay bende 7/24 etkili. Aktif olarak düşünmeyi gerektirmeyen herhangi bir şey yaparken, örneğin gazete okur yada yolda yürürken kafam apayrı yerlerde oluyor çoğunlukla. İşin kötüsü bu durumdayken kafamın başka yerde olduğunun farkında olmam ve önümdeki konuya dönememem rezilliğin boyutunu arttırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendinizi benim yerime koyun ve bir diyalog içinde olduğunuzu hayal edin. Kafanız başka yerdeyken konuşmaya çalışmak ne kadar zor düşünün. Dikkatiniz hep başka yerlere kayarken bir konuya yoğunlaşmak kadar zor iş yok gerçekten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dediklerim biraz genel oldu ama daha pratik bir örnek vereyim. TV'de reklamları izlerken şu güne kadar hiç bir zaman üzerime alınmamışımdır örneğin. Yada bir duyuru yapılıyordur herkese yönelik ancak ben sanki orada değilmişim gibi hareket etmeye devam ederim. Bunu sadece kendimde değil pek çok kişide gördüm aslında. Yukarıda dediğim vurdumduymazlık bunu kapsıyor işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi gözlem çevremle sınırlı olduğunda sanmıyorum, yanında adam öldürülse dönüp bakmayacak insanlarla doldu her yer. Nereden çıktığıyla ilgili sayfalarca yazı yazılır, televizyon suçlanır, bilgisayar suçlanır, ne bileyim suçlu aradıktan sonra bulması kolay nasılsa.. Benim takıldığım nokta insanlar bu hale geldiklerinin farkında mı acaba. Eğer farkındalarsa nasıl bu duruma devam ediyorlar. Hadi ben zihinsel özürlüyüm diyelim, 3,5 milyar insan yanılıyor olamaz (%50 diye bir sallama yaptım ama.. neyse).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlığın düşünce kapsamı iyice kalıplaşmaya başladı. Belli insanların belli şekilde düşünmesine kaçınılmaz olarak bakılıyor. Öyle ki farklı olmak bile artık farklılık değil. Bunları söylememin sebebi yukarıda dediğim umursamazlıkla bağıntılı. Herkes o kadar kendisine biçilmiş kalıba oturmuş ki kimse gidipte diğer olasılıkları incelemeye yada başkalarını anlamaya çalışmıyor. En açık görüşlü olduğunu iddia eden insanlarda bile buna rastlanabilir, önemli olan diğerlerini anladığını iddia etmekten öte diğerleri gibi de düşünebilmektir, hissedebilmektir. Sanırım ben de bunu yapmaya çalışırken odağımı kaybettim. Yada bilgisayar başında günlerce oturup basitçe tek noktaya odaklanmaya alıştığım içinde olabilir bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında açık konuşmak gerekirse diğer insanlara kendimi açıklamaya çalışmaktan yoruldum. Çabalamıyorum bile artık. Yukarıda yazdıklarıma bakmayın, diğer insanların ne düşündüğü o kadar da derdim değil, ben kendime bakarım bu konuda. Herkes kendi kapısının önünü süpürse dünya daha temiz olurdu diye bir mantık vardır ya, onun peşinden gidiyorum şu anda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi zihinsel aktivitelerim de biraz acayip işlemeye başladı dediğim gibi. Kafamın içi dual core cpu gibi işliyor resmen ama tamamen dengesiz çalışıyor. Yada corelardan birisi tıkanmış diyebiliriz. İçine toz kaçmış yada.. Beynimin bir kısmı uykudan tam uyanamamış gibi sanki. Sürekli başka şeylere kayan ve adam gibi yoğunlaşmamı engelleyen kısım da yine aynı yer. Fan yetersizliğinden bozdum sanırım cpuyu. Nezle olmak gibi yada ne bileyim çok sıcak bir şey içip dilini yakmak gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanla geçer diyordum ama daha da beter hale geldi. Bu yüzden mekan değişikliği gerçekten iyi gelecek bana (tabi en baştan belirttiğim gibi vizeler elde patlamazsa). Eskiden ilgilendiğim şeylerden de kopmaya başladım bu durum yüzünden. Bu yazıyı yazarken bile kaç tane şey yüzünden ara verdim anlatamam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse bu sefer fazla uzatmadan bitireyim.. Bir daha ki yazı için bu kadar ara vermeme gerek kalmaz umarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: www.vladstudio.com adresini keşfettim geçen. Gerçekten muhteşem çizimler var. Wallpaper işinde devrim yaratmış adamlar (çok abarttım evet). Arada sırada gelip de "Silva bana wallpaper bul!" diye yalanan arkadaşlar var, özellikle onlara tavsiyemdir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-115211743284463543?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/115211743284463543/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=115211743284463543' title='19 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/115211743284463543'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/115211743284463543'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2006/07/ikolata-kapl-ilekli-dondurma.html' title='Çikolata kaplı çilekli dondurma'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>19</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-115132402928570242</id><published>2006-06-26T14:01:00.000+03:00</published><updated>2006-06-26T16:03:04.270+03:00</updated><title type='text'>Impressive</title><content type='html'>Quake insanı değilim aslında, her zaman UT'yi tercih etmişimdir ama geçenlerde quake 3e sardım. Railgunla adam raillemeyi özlemişim. Quake 4teki rail gun'ın zoomu çok güzeldi aslında ama görev oynamaktan nefret ederim, multi de çeşitli nedenlerden (oyunun kopya olması örneğin?) olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuyu Quake muhabbeti yapmak için açmadım aslında. Oyunlar hakkında konuşurum diyordum ama bakalım neler saçmalıycam yine yazarken..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyun piyasasının bokluğundan bahsedebilirim mesela? Aslında üstüne fazlasıyla laf söylenmiş bir konu bu ama..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8-9 sene önce bilgisayar denen aletle alakadar olanlarınız varsa ve oyun dergilerini falan takip ediyorduysanız o zamanlar, hatırlıyorsunuzdur neredeyse her gün oyun çıkıyordu. Hatta 97-99 aralığından o kadar çok rts oyunu çıkmıştı ki hangi birini oynayacağımızı şaşırmıştık. Ama günümüzün tüm efsane oyunları da o dönem çıkmıştır hani. Daggerfall, Heroes II, Tomb Raider (yalan olsa da efsane), AoE, M&amp;M 6, fifaların en sağlamları, Diablo ve elbette Starcraft.. Aklıma gelmeyen daha tonla oyun vardır o ara çıkan ve benim sabahlara kadar oynadığım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok fazla oyun çıkması değil kaliteli oyun çıkmasıydı iş. Yada bilmiyorum ben mi daha kolay beğeniyodum oyunları.. 2 sene öncesine kadar çıkan oyunları da bir derece seve seve oynasam da, şu son çıkan, yıllarca bekleyip de çıkınca atladığım oyunlardan yeterince tat alamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski oyunların ayrı bir havası vardı valla. Bir terran advisor'ın "nuclear launch detected" demesini kadar güzel bir oyun seslendirmesi var mıdır sorarım? Yeni oyunlarda ruh yok..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela Oblivion ve Heroes V'i alalım. Hadi Oblivion tamamen yalan olmuş ama Heroes V delicesine beklediğim bir oyundu, campaignini bile bir gazla bitirdim hatta. Ama şimdi ne oldu? oyun çıkalı 1 ay anca oldu ama şimdi açıp oynamaya kasıyorum. Aslında oyun süper ama böyle açıp hadi bi el atayım diyemiyorum. Aynı şey DoW içinde geçerli. Oyunların az da olsa yavaş çalışmasından olabilir diye düşünüyorum bunu. Yani diğer oyunlar kadar akıcı çalışsalar oynanabilirlikleri daha yüksek olurdu belki de. Mesela içerik olarak pek birşey barındırmayan C&amp;amp;C Generals'ı sırf akıcı oynanıyor diye aylarca oynamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de öyle her önüme çıkan şeyi kolayca beğenmem ben. Sayılıdır yani ilk gördüğüm şeye oah süpermiş diye atlamam (hatta bu yüzden bazı arkadaşlarca "karizmatik" sıfatına layık görüldüm, selam ederim onlara). Ama bu yeni oyunlardan tat almama olayı sırf bana has bir olay da değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni oyunlar birşeye benzemediği için eski oyunları tekrar tekrar oynamaktan sıkıldım. Bu gidişle oyun oynama olayından tamamen soğumaktan korkuyorum. Bilgisayarı tamamen download amaçlı kullanmaya başladığım için üzülüyorum. Artık bir şey download etmeyeceksem açmıyorum bilgisayarı. Tabi her an bir şey download ettiğim için bilgisayar hep açık oluyor o ayrı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aa bakın ayrı bir konu size. Birde böyle bir hastalığım var benim. Netten yeni birşeyler indirmedikçe rahat olamıyorum, batıyor bana. Aylık 25 gb altına düşerse download oranım canım sıkılıyor öyle bir garibim yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adsl ilk Türkiyeye geldiğinde bağlatanlardanım ve bu hastalığımın tek sebebi de bu adsl. Her ne kadar telekoma bok atsak ta dial up'ta olsam böyle bir şeye hiç bulaşmayacaktım. Dial up kullanırken 100 mblık bir dosya indirmek büyük bir başarıyken gözümde, şimdi aynı anda diziler, dvdler indirmezsem kesmiyor. Aç gözlülükle alakası var sanırım, bağlantı daha hızlı olsa daha da çok şey indiririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adsl'i ilk bağlattığım zamanlarda film fragmanları kolleksiyonu yapmaya başlamıştım. Sonra bir filmin fragmanını bulamamış ve "dur bari filmi indireyim de göreyim neymiş" dedim ve ip orada koptu. Film arşivi gazı başladı böylece.. onlarca film indirdim o gazla. En son bu senenin başında arkadaşlarımın gazıyla "Lost" denen belaya sardım. Bu Lost konusu tamamen ayrı bir macera konusu hiç girmiyorum ama Lost indirmeye başladıktan sonra film işini bırakıp tamamen dizilere kanalize oldum. film indirirken 2 cdlik filmler gözüme fazla gözükürken bir sezonu 2 dvd yer kaplayan diziler bu duvarı da yıktı. Adsl 512 olsa da bir seferde 2-3 dizi birden çeksem diye umutlanıyorum şimdi de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu download hastalığının temelinde ne var peki? Pek çok bilgisayar kullanıcısında gözlemledim bunu, herkes sürekli birşeyler indiriyor. İki sebebi olabilir, birincisi bedava olması. Yani adsl ücreti ve elektrik faturası hariç.. birde boş dvd parası var. Ama dediğim gibi bunları saymazsak tamamen bedava. Ve birşeyleri çalışmadan, bedavaya elde etmek insana ayrı bir haz veriyor. Kimse madalya beklemiyordur tabi bunun için, kişisel bir haz sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir sebebi ise arşivcilik. Bir şeye ihtiyaç duyulduğunda hemen el altında olması. İnternetten indirdiğim her şeyi saklarım, oyun patchleri olsun, ufak programlar olsun.. Dizi ve film arşivi yapmak ise bambaşka bir zevk zaten. Yani yapmadan bilemezsiniz desem yeridir. Bir aralar, dial up zamanında çizim arşivi olayım vardı, binlerce fantastik temelli çizim vardı. Şimdi nerededirler bimiyorum ama o binlerce dosya benim için bir gurur kaynağıydı. Pratik bir yararı olmamalarına rağmen elimde bu kadar çok dosya olması mutlu ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında yukarıda yazdıklarımdan insanların aç gözlülük ve para sevdasına giriş yapardım ama hiç havamda değilim. Hava sıcak ve sol ayak bileğim ağrıyor nedense.. Battlestar Galacticayla The 4400'ın  yeni bölümleri inmiş onları izleyim ben en iyisi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-115132402928570242?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/115132402928570242/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=115132402928570242' title='12 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/115132402928570242'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/115132402928570242'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2006/06/impressive.html' title='Impressive'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>12</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-115116578373644719</id><published>2006-06-24T14:21:00.000+03:00</published><updated>2006-06-24T19:16:25.446+03:00</updated><title type='text'>2+2=22</title><content type='html'>Saat 14:20&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sefer aklımda ne varsa yazmayı planlıyorum, eğer uzun gözükürse yazı bilin ki bundandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrenmek nasıl gerçekleşir? Bilgiyi içselleştirerek, "öğrenerek". Ezberleyerek değil. Ezberleme işini hayatım boyunca becerememişimdir. İlkokulda zorla şiir okuturlardı, din derslerinde dua ezberlettirirlerdi ancak ben iki kelimeyi bile yanyana koyacak kadar ezberleyemezdim. Şimdi denesem yine ezberleyemem eminim. Bir konuyu öğrenmek için önce onu benimsemem, konuyla empatik bir bağ kurmam gerekti hep. Bu yüzden öyle muhteşem notlar alamadım derslerimde, ezber derslerini hiç beceremedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrenim hayatımda da şuraya kadar gelebilmemi sağlayan tek şey fotografik hafızamın olmasıdır herhalde. Bir şiir satırı bile ezberleyemeyen ben, bir iki kez okumuş olduğum kitapları ezberebilirim, DnD kural tablolarını gözüm kapalı yazarım. Bunun ezberle alakası yok bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim bu durumumun aksine birde çok güzel ezber yapabilen insanlar gördüm çevremde. Dersleri ezberleyip sınava girip derece yapan ancak sınavdan bir hafta sonra tek kelimesini bile hatırlayamayanlar. Ben geçer not alıp o konuları azda olsa yıllarca hatırlama lüksüne sahiptim ve bu durumdan zerre kadar şikayetçi de değilim. Heh bu olay pek de seçeneğe bağlı değildi ya..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada amacım öğretim sistemi falan filan değil, bu konular gerçekten anlamsız geliyor artık. Ben işin kişisel boyutuyla ilgileniyorum. İnsanların notlarla, sınavlarla hatta onu geçtim okullarıyla olan sorunları gerçekten çok gereksiz gözüküyor. "Önemli olan o okulda öğrenilenler, bu öğrendiklerin gelecekte iş bulurken gerekli olacaklar" diyor herkes ama benim kast ettiğimde bu değil.. yada tam olarak değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgi, bir insanın sonsuza kadar (yada unutana kadar)  sahip olacağı en önemli varlığıdır bence. İnsan hayatının temeli bilgidir ve geriye kalan herşey, HERŞEY, ikinci önem taşır. İnsan bildiği kadar değerli, bildiği kadar bilge, bildiği kadar insandır. Her ufak bilgi kırıntısı değer teşkil eder ve bilgisizler yada öğrenmeye karşı olanlar benim gözümde her zaman daha düşük bir seviyededir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette bu noktada bir ikilem var. "Ne yapalım bu adamları yakalım mı hepsini?" Hayır yakmak yerine bilgisizlerle bilgi paylaşılabilir. İnsanın bilgisiz olması, bazı şeyleri öğrenme fırsatına hiç sahip olmamış olması onu suçlu yapmaz. Ancak öğrenmeye karşı, dar görüşlüler ayrı bir dava. Bu kafa yapısına sahip insanları camdan dışarı bakınca görüyoruz zaten. İstediğiniz sıfatı yakıştırın ancak ben bu kişileri adam yerine bile koymuyorum. Eğer bir insanın insan yapan öğeye aykırı davranmayı seçmişlerse insan sıfatını da hak etmiyorlar demektir gözümde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefret kusmuş gibi oldum biraz ama, hoş görün. Şu dünyada nefret ettiğim tek insan grubu dar kafalı ve bağnaz insanlar. Bu dediklerimden sakın din konusuna falan atıfta bulunduğumu sanmayın. Dar görüşlülük ve bağnazlık yer ve konu tanımıyor malesef. Çok modern olduğunu iddia edip de, başkalarını bilim karşıtı görerek ve kendi düşüncelerini üstün sayarak kendi bağnazlığının farkında olmayanlar var. Din olsun, bilim olsun, politika olsun.. her konu için geçerli. Bunları söyleyen ben de bir bakıma bağnazım belki.. İşin aslı, hiç kimse doğru olduğuna inandığı fikirlerin aksine kolayca ısınmaz. Olay o nokta da empati kurmakta biter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birde empati konusu var evet. Bin tane sebep sayılabilir ama insanlar bariz bir şekilde empatilerini kaybetmeye başladılar.. veya ben yanılıyorum, hiç bir zaman empati yoktu o kadar.&lt;br /&gt;Neyse bu empati muhabbetine girmesek de olur. Daha genel birşeyler yazmayı planlıyordum ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat evet. Dediğim gibi bir insanı insan yapan şey ne kadar bildiğidir bence. Fiziksel gelişmelerin ve başarıların anlamsızlığına inanırım. Zaman bedeni hızla yok ederken, zihin daha uzun süre dayanır ve ruh bunların ötesinde ölümsüzdür. Ruhun gelişiminin temeli ise ahlaki olaylar olamaz bence. Çünkü ahlak tek ve kesin değildir. Hiç birşey kesin değildir zaten. Eğer ruhun değeri iyi ve kötü ile ölçülecekse bile iyi ve kötü kavramları değişkendir herşeyin ötesinde. İnsanların doğru olduğuna inandıkları şeyi yapmaları tüme bakıldığından oldukça saçmadır çünkü bir insanın doğrusu diğer 10 insanın yanlışı olmaktadır genellikle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi ve kötü, doğru ve yanlış da geçerli bir kıstas değilse nedir peki olay? Bilgi ise doğru ve yanlış olarak yargılanmadığı sürece insanın gerçekten sahip olacağı tek şeydir. Dediğim gibi hiç birşey kesin değildir ve doğrular değişir. Bundan 500 yıl önce doğru kabul edilen bilgiler bugün çocukça geliyor herkese. Önemli olan bilginin geçerliliği değil, "bilmek" yetisine  sahip olmaktır.  Tarihte yer etmiş  her insanın ortak noktası bilgileridir.  Hiç bir tarihi figür kollarındaki kaslar ya da ahlaki meziyetleri ile ortak bir noktada buluşturulamaz. Şu ana kadar öğrendiğiniz tarih bilgilerinizle bildiğiniz her karakteri düşünün, o zaman daha iyi anlayacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdii.. Bilgi konusunu bir kenara bırakalım, buna paralel bir konu daha var: Eylem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mantık çerçevesinde baktığımızda her bilgi kullanılmak içindir ve kullanılmazsa aslında değersizdir değil mi? Aslında değil. Bu, bilgiyi ne için elde ettiğinize bağlı. Yada daha başka bir açıdan bakarsak, bilgi kullanıldığında ne olacağına..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer hayatın anlamını bulmuş olsanız herkese söyler miydiniz? Heh tabi bu hayatın anlamının niteliğine bağlı bir durum aslında. Bence o anlam her insana göre farklılık gösterir ama daha iyi bir örnek çıkaramadım şu an.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir örnek bulayım.. Politik açıdan bakalım mesela daha kolay olur. Komünistler örneğin, ütopik bir amaç peşinde (ki elbette komünistler buna ütopik demiyorlar..) çalışarak bir yerlere varmaya çalışıyorlar. İnsanların birlik halinde ve mutlak eşitlikte yaşayabileceğine inanıyorlar. Bu örnek üzerine konuşacak olursak öncelikle mutlak eşitlik diye bir olay yoktur, olamazda. Tüm insanları makineleştirseniz bile olmaz öyle bir olay. Koşulları eşitlemekte mümkün değil yada benim hayal gücüm ve insan doğasını anlayışım toptan yanlış. Bunu iddia edenlerde çıkacaktır tabii mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse benim amacım komünizmi yada herhangi bir ideolojiyi eleştirmek değil. Benim takıldığım kısım pratik sonucu olmayan işler için zaman ve kaynak harcanması. İnsan oğlunun geleceği için insanın kendi hayatını harcaması bana inanılmaz derecede gereksiz ve anlamsız gözüküyor bilmiyorum. Bu dediklerim "sallayın ya geleceği, sonraki nesiller ölsün gebersin" demek değil, sadece herkes kendi zaman dilimini yaşamalı ve bir fark yaratacaksa yarında değil bugünde yapmalı bunu. Tabi herkes kendi hayatını nasıl harcayacağına kendisi karar verir (farklı gözüküyor olsa da).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların her zaman seçim hakları vardır kendi hayatları üzerinde. Durumları ne olursa olsun, ne tür koşullarda olurlarsa olsunlar, en büyük ve çoğunlukla tek engelleri kendileridir. Günümüz dünyasında standart bir insanın en büyük sorunu gelecek endişesidir. Hatta bir açıdan bakarsak başka da bir endişesi yoktur. Ama o kadar detaylı anlamlandırmaya gerek yok, sadece klasik yaşam zincirine baksak yeterli. doğ - çocuk ol - okula git - işe gir - yaşlan - öl. Dünya nüfusunun büyük yüzdesi sadece bu eksende yaşıyor ve her adımda bir sonraki adıma geçmek için çabalıyor. Toplamda baktığımızda ölmek için yani. Ölmeden önce hayatta kalmak için çalışmak ve para kazanmak kısmı da mevcut. Ama olay bu mudur yani? Hayatın anlamı bu mudur? yaşlanıp ölene kadar hayatını bir şekilde sürdür, arada üre ve yeni nesiller yarat, en sonunda da öl. Eğer geleceğe yatırım yapıp takip edecek nesillerin hayatları için bir şey yapmaksa olay, hiç merak etmeyin onlarda gelecek nesiller için çalışacak ve kendi yaşamlarını yaşayamadan ölecekler. Saçma sapan bir döngü kısacası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl yaşamamız lazım o zaman sorusunu cevaplamayı düşünmüyorum, çünkü benim vereceğim cevap benim için olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayattaki amaç hayattayken yaptıklarının başkaları tarafından hatırlanması ise kendi varlığını başkalarının varlığına endekslemiş olur. Kendini insanlık arasında belli bir noktaya getirmeye çalışan, insanların gözünde bir idol olup tarihe geçmeye çalışan insanlar kendilerince büyük bir şey başardıklarını düşünseler de tüm başarıları, milyarlarca yıllık evrenin tarihinde bir nokta gibi kalan insanlık tarihinde başka bir ufak çizik olmaktan ibaret olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada da gördüğümüz gibi insan ırkı olarak kendimizi bir bok sanmakla ünlüyüz. İnsanların gözünde bir yere gelmek veya insanlığı mutlu yarınlara taşımak koca evrenin pekte umrunda değil. Dünyayı kurtarmak gibi hedefler milyonlarca yaşındaki bir gezegen üzerinde çokta önemli gözükmüyor kısacası. Klasik bir laf vardır hani, "insanlardan öncede dünyada hayat vardı, insanlar gittikten sonra da olacak". Bütün olay bundan ibaret.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetlersem..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ol&gt;&lt;li&gt;Hayat geleceği kurtarmakla harcanacaksa anlamsızlaşır. Gelecek için birşey yapılmak isteniyorsa koşulları daha kötüye götürmemek yeterli.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Elde edilecek tüm başarılar, kazanılan tüm paralar öldüğünüz dakika "sizin" için anlamını yitirecekler. Yatırımınızı yanınızda götürebileceklerinize yapın.&lt;/li&gt;&lt;/ol&gt;Eveeeet işin düşünsel kısmını geçersek birde şahsımın pratikte ne yaptığına gelelim. Tamam yukarıdakiler de kişisel düşüncemdi ama herkesin düşündükleriyle yaptıkları tam uyuşmaz bilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu ana kadar ne yazıyordum bilmiyorum ama ne mal olduğumu beyan etsem daha iyi anlaşılır sanırım. Düşündüklerimden değil yaptıklarımdan bahsetmek madde madde açıklama yapmaktan iyidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanları umursamayan, hatta daha gayet genel olarak umursamaz bir insanım. Bu umursamazlık daha çok topluluklara karşı, yoksa belli bir çaptaki kişilere karşı bu kadar ciddi değil. Bu umursamazlık konusu biraz daha karışık aslında.. Son yıllarda insanların ötesinde olaylara da duyarsızlaşmaya başladım. Hani tv reklamlarında "siz" diye hitap edilir ya, ben hiç bir zaman o "siz"i üzerime alınmamışımdır öyle diyeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etrafta olan olayları objektif olarak yorumlamak için kendimi soyutlamaya ve daha mantıklı bir bakış açısına sahip olmak için uğraştım zamanında. Bu şekilde hem kendi davranışlarımı görebilecek, hem de olayların başkalarının gözünden nasıl görüneceğini anlayacaktım. Ha başardımda.. Gerektiğinde sorunları dışarıdan bakarak pek çok sorunu çözdüm kendimce. Ama bu iş bir yerden sonra alışkanlık haline gelmeye başladı ve sanki tüm hayatımı film izliyormuşum gibi algılamaya başladım. önceden de sahip olduğum sorumluluktan kaçma duygusuyla birleşince bu çok şık sonuçlar ortaya çıktı, multi kill oldu, killing spree oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumunun farkına varınca yeni bir revizyona gittim. Olayları kontrol etmeyince nasıl kendi kendiliğine geliştiğini gördüm etrafımdaki. Bu yüzden de kaderci düşünmeye başladım ve bu kadercilikte diplerde bir yere yerleşti. Şikayetçi miyim? hayır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de şu meşhur bencillik olayım var. Bir kaç kere tepkide gördüm bu yüzden. Neden kabullenmiyorsunuz anlamadım, her insan bencildir millet. kim olduğunuzu inkar etmeyin, gerçekte ne istediğinizi inkar etmeyin. Başkalarına yalan söylemek kolaydır ama insanın kendisine yalan söylemesi tamamen saçmalık. Sahip olmadığınız erdemlere sahipmişsiniz gibi rol yapmak yerine kendinizle barışık olup başkalarının olmanızı istediği kişi yerine kendiniz olun. Elbette bu hareketinde yan etkileri olacaktır.. Ama gerçekte olmayan bir kişiliğine sahip olmaktansa, başkaların etkisinde kalıp hep bir başka insan olma hayaliyle yaşamaktansa içinizde ne varsa o olun. Başkalarının olmanızı istediği kadar iyi değilsiniz belki içinizde ama o sizsiniz ve düşündüğünüz kadar da kötü değilsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 19:09&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 saat geçmiş. Yazı oldukça karmaşık gözüküyor.. Bunun sebebi arada bambaşka işlerle de uğraşmamdır mutlaka. hatalı yerler editlerle düzeltilecektir, "neden değişti la buralar?" demeyin sonra bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları okuyup laf sokmak, nefret kusmak veya omuzlara almak (eheh bunu hiç sanmıyorum ^^) isteyen olursa gidip comment düzebilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-115116578373644719?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/115116578373644719/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=115116578373644719' title='28 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/115116578373644719'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/115116578373644719'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2006/06/2222.html' title='2+2=22'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>28</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-115099140633839595</id><published>2006-06-22T17:30:00.000+03:00</published><updated>2006-06-22T18:50:06.376+03:00</updated><title type='text'>Fotograf albümünden gaza gelmek..</title><content type='html'>Aslında başka bir şey yazıcaktım bugün (hatta dün yazıcaktım da.. neyse başıma gelmeyen kalmadı zaten) ama şu bloga bi foto koyayım artık diye isyan ettim az önce. Fotoları nere koydum diye bakarken lise fotografları arşivimi buldum. bilim o kadar şeye çare buldu, bi zaman makinesi yapamadı be!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Dünya üzerinde tekrar lise okumak isteyen insanlar azdır herhalde, bende onlardan biriyim. Şu anda eğlenmediğim kadar eğleniyordum o zamanlar o kesin. Hele lise sonda gereğinden fazla eğlendim sanırım ki şimdi durumu eşitliyorum. Bu milletle görüşememe olayınında içine edeyim zaten (şu noktada şahsıma küfürler edilse boşa gitmezler)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Lisedeyken tek dert ÖSS falandı (ki ne dert ederdim ya ÖSS'yi o zaman da..), şimdi kafa balon gibi. Yada bilmiyorum, ben kafamı boş yere doldurmaya başladım bu geçen zaman içinde. İnsanlarla ilişkileri mi saçma sapan yönlerde kurduğumdan son yıllarda, can sıkıntısı buna paralel gelişti. Ha arkadaşlarımın hiç birinden zerre kadar şikayetçi değilim (her ne kadar boğazlanası bir kaç tane olsa da), hatta çoğu insanın aksine büyük yüzde de şanslıyım da bu konuda. Arkadaş olacak insan bulmakta hiç zorlanmadım, erkek olsun kız olsun fark etmedi yani. Benim sıkıntılı olduğum kısım başka aslında..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Nedir o konu peki? Fazla benmerkezcil olmam (hayır bencillik anlamında söylemiyorum. Şu anda laf sokmaya hazırlanan organizmalar, zorlamayın). Kendi rahatımı kendim istediğimce bozmamak şeklinde bir karar almıştım zamanında, şimdi de hiç keyfimi bozmuyorum. Ya da yapıştı o keyif bozmama durumu. O sebeple ara ara kendimi gazlıyorum, bir yerde patlayacak o kopup götürücek. Kafamın içinde klasik iyi - kötü çekişmesi gibi hareket etme - etmeme çekişmesi var. Kendi kafamda çeşitli taktiklerle kendi kendimi yenmem gerekiyor çoğunlukla. Bu da gayet sinir bozucu bir durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Bu konuyu başka zaman yazıcaktım aslında ama yazmış bulundum. İlerde ayrıntıya girerim belki (ne ayrıntısı var ki?). Ne yazacağımı unuttum ben asıl..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Ha evet hatırladım (5 dakika kadar sonra :|).. Şu son 4 sene içinde kaç tane arkadaş grubu ortamına girip çıktım bilmiyorum ama (aslında biliyorum) sonuçta çoğundan koptum. Yada ne bileyim ayrılıklar falan oldu. O kopukluklar da kontrol dışı oldu hep.. Aslında bilmiyorum benim şahsi hayvanlığımdan da olabilir bazısı. Ama etrafımdakiler ne derse desin kimseyle de öyle sinirlenmedim bu süreç boyunca ki öyle sinirlenen bir bünyeye de sahip değilim bilen bilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    "Hiç bir şeyi ciddiye almıyorsun/sallamıyorsun" diye yargılayan kişiler var orada burada ama, herşeyi sallayıp da kendi hayatının içine etmek bana göre değil şahsen. Her şeye sinirlenip her şeye kafamı taksaydım ne halde olurum kim bilir. Hmm.. aslında bu kafaya takmama olayını işlemek lazım bi ara, o da komplike. neyse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Hayat öyle ufak tefek şeyleri dert edip, sinir stres yapacak kadar uzun ve pespembe değil zaten. Uğraşıcak başka konular varken gidipte milletin ufak tefek yanlışlarını takmıyorum. Uğraşıcak konular demişken bu konular da apayrı bir mesele ve yazı konusu (ben bu blogu neden böyle kullanıyorum onu hiç çözemedim ya..).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Bakın önceden söylemiştim ya, sırf şu yazıda bile tek bir konu üzerine yoğunlaşamadım. Oradan oraya atlıyorum aptal gibi. Meditasyon yapmaya falan mı başlasam acaba..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-115099140633839595?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/115099140633839595/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=115099140633839595' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/115099140633839595'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/115099140633839595'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2006/06/fotograf-albmnden-gaza-gelmek.html' title='Fotograf albümünden gaza gelmek..'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-115082471085576576</id><published>2006-06-20T20:31:00.000+03:00</published><updated>2006-06-20T20:31:50.876+03:00</updated><title type='text'>Stun</title><content type='html'>Hani insan bazen sıcaktan yada uykusuzluktan dalar gider ya, aynen öyleyim şu an. hatta bu şu an ki halime has değil, hep böyleyim. hep bi böyle düşünceye dalıyorum nedense. bilgisayar başında fazla oturmaktan diye düşündüm ama, bilgisayar başında daha rahat odaklanabiliyorum herhangi bir şeye nedense. eğer başka bir ortamdaysam, hele hele dışarıda falansam awareness 0a iniyo direkt.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Hep böyle rüyadaymış gibi gezinmek can sıkıcı olduğundan minimal tutuyorum zaten olayı. ha bilgisayar başında otururken kafam temiz diye hep bilgisayar başında oturmak da iş değil tabi. Şöyle ayaktayken soğuk duş etkisi yaratacak bir sistem bulsam değişik tatlar yakalayabilirim..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Neyse geçelim bunları, ne diyecektim ben? Ha evet..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Aşağıda yazmıştım, 2004te açmıştım bu blogu diye.. O zaman attığım (ve şu anda silinik olan) mesajlar da zf'ye yeni başladığım falan yazıyordu. Acayip nostaljik geldi. Ömür geçti sanki ya ZF yazmaya başladığımdan ve yazamama hastalığına tutulduğumdan beri (bir açıdan bakarsak iki ömür geçti.).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Nedir lan bu ZF derseniz, ZF "Zaman Fırtınası" oluyor. Lise sondayken yazmaya başladığım bir setting. O zamanlar hala "fantastik r0xx0rz" mantığıyla gittiğimden setting ağır olarak klişelerden oluşuyordu. Sonra da kafama odun mu yedim ne oldu ama cyberpunka verdim kendimi, ZF cyberpunk yazdım. Neden bunları yazıyorum onunda farkında değilim ama sorun şu ki, cyberpunk feci şekilde yarım kaldı (yarım değil de eksik diyeyim), klasik ZF'de oynattığım oyunda ise acayip derecede tıkanmış durumdayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Aslında cyberpunk'ı yarım bıraktığımda daha gerçekçi, daha doğrusu gerçek dünyada geçen, whitewolf modeli bir setting hazırlamak için bırakmıştım. Hatta fikirler ardı ardına geliyordu, aşıp çoşuyordum planlarla.. ama ne oldu? bi anda patladım kaldım. Amacım hala buna devam etmek asılda ama bir türlü oturup yazmaya başlayamadım. 1-2 kere kendimi gazlama hareketim oldu ama devamı gelmedi nedense.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Yukarıda bahsetmiştim hani sadece bilgisayar başında net düşünebiliyorum diye ya. Aslında o tam öyle değil. Yolculuk yaparken, bir yandan da müzik falan varsa resmen fikir akıyor. Ama bu yaratıcılık bilgisayar başına oturunca kayboluyor (yukarıda yazdıklarımla çelişmiyorum hayır. net düşünmekle yaratıcı olmak arasında fark var). "Madem öyle yoldayken not al" diyeceksiniz.. Hayır işte olmuyor öyle. Ne yazıcaksam bilgisayarda yazmam lazım yoksa kafamda olayı kalıcı kabul edemiyorum, kağıttakilerde yalan oluyor. Özetle, bu yaratıcılık olayı ben bilgisayar başındayken gerçekleşmeli. Ha bu blogu okuyan zeka küpü arkadaşlar, "iki olayı birleştir, yolda giderken bilgisayara yaz" diyecek olursa "laptop alacak paramız vardı da yedik mi?!" şeklinde bir cevabı uygun görüyorum sizlere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Bu yukarıda saçmaladıklarımdan çıkartmanız gerek şu: Ya yine bilgisayar karşısında kafam çalışmaya başlayacak, ya da.. sıçtım. Yok sıçmam ama.. Dur bakalım bi çıkar yolu bulucam sonunda nasılsa..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Ah son bir not olarak: tüm bunları 1,5 saatte yazdım. süper dimi? (aslında bi yandan da tv izliyodum.. hmm belki de tv yüzünden böyle oluyordur dikkatim dağılıyordur bilgisayar başında falan..?) Neyse yarın öğleden sonra kafam bir nebze rahatlayacak umuyorum ki (okul, sınav, büt falan..), ondan sonra daha düzgün birşeyler yazabilirim umarım (bloga yani..)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-115082471085576576?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/115082471085576576/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=115082471085576576' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/115082471085576576'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/115082471085576576'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2006/06/stun_115082471085576576.html' title='Stun'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-115064635176304082</id><published>2006-06-18T18:39:00.000+03:00</published><updated>2006-06-18T19:01:07.530+03:00</updated><title type='text'>Yaratıcılık kitlenmesi</title><content type='html'>Evet aynen bundan var bende.. Yok yani ekran bana bakıyo be ekrana bakıyorum. Her şeyi geçtim, daha  şunları yazarken bile böyle bi kesiştik monitörle. Dikkatim mi kayıyor başka yerlere yoksa odaklanamıyor muyum yapıcağım işe, bilemedim yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Böyle oturupta yazayım dediğim tonla şey var ama bi başlayamadım daha. tembellik desen o da değil. aslında tembellik olabilir bilmiyorum, o da mümkün. Yine de asıl olay şu bilgisayarda bitiyo sanırım. dağa taşa vurmak lazım ki bünyeyi, kendime geleyim, restart atayım..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Aslında şu güne kadar oturup adam gibi birşeyler yazabildiğim tek zaman, yapacak başka işimin olmadığı zamanlardı. Bu okuldur, yolculuk işleridir fiziksel olarak olmasa da zihinsel olarak meşgul ediyo.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Bunları geçelim, bi kararsızlık ve dengesizlik durumu hakim. Eskiden ne güzel "budur" der geçerdim herşeye ama.. Neyse bi yollara vurayım da kendi mi.. Artık o zamanda bu yaratıcılık sorunu düzelmezse ancak dayak yiyerek kendime gelirim herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edit: O da değilde, benim neden adam gibi bi fotografım yok?! avatar olarak koyacak bi foto bile bulamadım. Hayır gayet karizmatiğim (eheh.. :|) ama bir insan her fotoda mı maymun gibi çıkar kardeşim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-115064635176304082?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/115064635176304082/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=115064635176304082' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/115064635176304082'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/115064635176304082'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2006/06/yaratclk-kitlenmesi.html' title='Yaratıcılık kitlenmesi'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7321130.post-115030609645521778</id><published>2006-06-14T20:27:00.000+03:00</published><updated>2006-06-15T20:18:15.513+03:00</updated><title type='text'>Formating..</title><content type='html'>2004te açmıştım bu blogu, o zamanlar gmail yeni yeni çıkıyor ortaya. bi yerden duymuşum bende, nerden duyduysam artık, blogspot üyelerine gmail account veriliyor diye.. gittim atladım hemen üye oldum, hatta gaza gelip blog bile açtım ama 2 sene yüzüne bile bakmadım..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ha ne oldu sonra? bu myspace falan filan dalgasına herkes blog yapmaya başlamış. aklıma geldi benimde "benimde vardı dimi bi blog, bi bakayım" dedim, cidden varmış. bi sildim temizledim ortalığı, template de çaktım.. kısacası, buyrun size blog eyledim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7321130-115030609645521778?l=silvalinionisis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/feeds/115030609645521778/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7321130&amp;postID=115030609645521778' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/115030609645521778'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7321130/posts/default/115030609645521778'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://silvalinionisis.blogspot.com/2006/06/formating.html' title='Formating..'/><author><name>Silvalinionisis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07953370819271266142</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='31' src='http://img79.imageshack.us/img79/9548/avatar19kk.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry></feed>
